Başarılı olma durumunu kendine atfetmek
Ne zaman birilerine sorsanız nasıl başarılı oldun ? diye, alacağınız cevaplar şu minvalde olur: dişimle tırnağımla geldim, çok zorluk çektim, fedakarlık yaptım vs vs. Bunların hepsi yanılgıdır. Çevreniz başarılı olmanızı istemezse başarılı olamazsınız. Sistem ,sizi başarısız olmaya iterse de başarısız olursunuz. Başarı, pamuk ipliğine bağlı bir durumdur ve yaşadığınız çevre, aile durumunuz belirleyici etkenlerdir. Siz kendiniz başarılı olamazsınız; size uygun koşullar yaratılır, siz o koşullarda emek sarf ederseniz başarılı olma ihtimali ortaya çıkar. Uzun lafın kısası; doğduğun ev de kaderindir, içinde yaşadığın çevre de kaderindir. Hayatta başarılı olup olamayacağına sen karar vermezsin, doğduğun andan itibaren o olasılıklar şekillenmeye başlar.
hayatı değiştirecek cevaplar ararken, bir nefes aldım. dün biraz uzaklaştı, yarın biraz sustu. hayat ilk kez gözüme eksik ya da fazla görünmedi . sadece olduğu gibiydi . ve ben de ilk kez, olduğum gibi . Huri Çalışkan
1000Kitap
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İnsan kalbi güzelliği tutsak etti Yıldızlara sahip olduğum sürece ayda gözüm yok.'- Gertrude Ederle İki kardeş evde oturmuşlardı küçük kardeş elindeki kitabı bıraktı ve abisine bir alıntı okudu abi niyet paslanıp ve kir tutmamalı dedi abisi ise cevap verdi kalp saflığı her şeyden en önemlisi budur kalbi Allah'a bağla yalancı dünyadan geç ve korkma!..işte o zaman yaratılan güzelliğin farkına varabilirsin diyip çıplak gözle yüzünü aya çevirdi bugün 25 Eylül 2015 pazartesi günü idi ay ışığı şiirlere konu olmuş yazarlar aya bakıp onun için nice roman bile yazmışlardı bugün gazeteler ay tutulması olacağından bahsediyordu küçük kardeş abi dedi kallp dünyaya tutulmuş o yüzden biz gökyüzünü maviye boyayamıyoruz bilirmisin biz insanlar ayın güzelliğine sahip olsakta küçük yıldızları her zaman kıskanıyoruz oysaki şu söz ne güzeldir ve bu söze inanmalıydık en çok 'Bir gün batımının harikalarına veya ayın güzelliğine hayran kaldığımda, ruhum yaratıcıya ibadette genişler.' - Mahatma Gandi ne güzel söylemiş değil mi evet dedi büyük abi bizler savaş çıkartırken bile gök cisimlerini izleyen onları kendi çıkarımız için kullanan bir toplumuz peki bu savaşlar neden çıkıyor diye sordu küçük kardeş abisi cevaplar biz insanlar gözü doymayan canlılarız yıldızlara sahip iken ayı aya sahipken güneşi isteriz
Duygu ve Düşünce
“Rüyamda bir kelebek olduğumu mu gördüm, yoksa şu an insan olduğunu düşleyen bir kelebek miyim, bilmiyorum.” Chuang Tzu (Zhuangzi) bu sözüyle, insan zihninin en derin sorularından birine dokunur: Gerçeklik dediğimiz şey nedir ve biz kimiz? Bu ifade, uyanıklık ile rüya, benlik ile algı arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu hatırlatır. Günlük hayatta “kesin” sandığımız kimliklerimizin, rollerimizin ve düşüncelerimizin aslında bilincimizin ürettiği geçici yorumlar olabileceğini fısıldar. Chuang Tzu’ya göre mesele, doğru cevabı bulmak değil; sorgulamanın kendisiyle uyanık kalabilmektir. Çünkü insan, kendini mutlak sandığı anda, farkında olmadan bir rüyanın içine yerleşebilir. Bu sözden ilhamla günlük hayatta uygulanabilecek tek ama güçlü bir pratik öneri var: Gün içinde sizi otomatik pilota alan bir düşünceyi yakalayın ve kendinize şu soruyu sorun: “Bunu mutlak bir gerçek mi sanıyorum, yoksa şu anki algım mı?” Örneğin “Ben böyleyim”, “Hayat hep böyle”, “Bu değişmez” gibi cümleleri fark ettiğinizde durun. Bir adım geri çekilin ve zihninizi esnetin. Bu küçük farkındalık anı, bilincin dar kalıplarından çıkıp daha geniş bir bakış açısına geçmenizi sağlar. Biz çoğu zaman gerçeği değil, gerçeğe dair hikâyemizi yaşarız. Bir düşünün: Bazen geçmişteki “siz”, bugünkü “siz” için ne kadar da yabancı geliyor. Demek ki kimlik dediğimiz şey bile sabit değil. Chuang Tzu (Zhuangzi)’nin kelebek metaforu tam da bunu anlatır. Belki de özgürleşme; kesin cevaplar aramakta değil, belirsizlikle dost olabilmektedir. Çünkü insan, kendini tek bir kimliğe hapsettiğinde uykuda kalır; sorguladığında ise uyanmaya başlar. İşte bu yüzden bu söz, bilinç, gerçeklik, benlik ve farkındalık üzerine düşünen herkes için zamansız bir davettir. Chuang Tzu, Zhuangzi
Bir dönem hatrı sayılır bir biçimle Peekay olup acı çekmiştim. Acının adı yoktu, ilk kez yaşıyordum, O dönemler hiç bitmeyecek gibi gelmişti yaşarken. Kimseyle doğru düzgün konuşamıyordum çünkü bana ne olduğunu ben de bilmiyordum. Sezgileri kuvvetli olan bir arkadaşımın gelişigüzel bir şekilde kıyafetlerini katlarken sorduğu “Varoluş sancıların mı var?” sorusuyla yaşadığım ızdırap anlam bulmuştu. Yaşadığım afallamayla birlikte içimden onu durdurmak gelmişti. Bu konu başkaydı, bu acı başka. Böyle rahatça sorusunu sorup eşyalarını katlamaya devam edemezdi. Ağzından çıkanı kulağı duyuyor muydu. İçimden yükseldikçe yükselen sesler vardı ama ben yine sessizdim. İlk ne tepki verdim hatırlamıyorum. O gün o soruda kilitlenmiştim çünkü sonunda acının ne olduğunu bulmuştum. Albert Camus’lar, Sartre’ların falan bahsettiği şeymiş yaşadığım: Varoluş sancısı. Kulağa pek havalı geliyor, yaşama değil. Buraya uzun uzun yazacak gücüm yok neden başladım onu da bilmiyorum. Ama hikaye uzundu. Doğru düzgün kitap okumadım, kendin kendinde bulmalısın diye çekiştirip durdu bir tarafım. Dışarıdan gelen bilgi nasıl hakikat olacaktı. Diğer tarafımsa bilgisizliğimle karşımdaydı, okumamı araştırmamı söyledi. Kutsal kitapları okuyamıyordum, içimden gelmiyordu, olmuyordu işte yapamıyordum. Aylarca sürdü bu süreç. Sorular, cevaplar, arayışlar, ağrılar, ağlamalarla geçti epey zaman. Sonunda çıktım o süreçten. İlk nefes aldığım gün: yolumu sahiplenmem gerektiğini fark edip rahata kavuştuğum günlerin ilki dün gibi aklımda. Uzun uzun kimseyle paylaşmadım, paylaşamadım günlük hayatımda. Zaten hastalıklar çıkınca bedene demir atıyorsunuz. Düşünemiyorsunuz. Düşünmenin sancısını yeğler halde oluyorsunuz. En azından benim için böyleydi. Bir kişi sormuştu burada o dönemlerimi. Anlatmaya üşenmiştim başta ama
Hayatın gürültüsü içinde kendi sesini kaybedenlere bir çağrı. Bu kitap, cevaplar vermek için yazılmadı. Birlikte durmak için yazıldı. İnsanın kendine yabancılaştığı anlardan, kırıldığı yerlerden, susarak geçtiği eşiklerden doğdu. Bazen bir şiirle, bazen bir günlük satırıyla, bazen uzun bir sessizlikle... Bu sayfalarda bir yolculuk var: Uyanmadan önceki halden çatlağa, dağılmaya, durmaya; kayboluştan seçime, birliğe, öze ve huzura doğru. Kahramanı olmayan bir kahramanın yolculuğu bu. Çünkü burada anlatılan, özel bir hayat değil, hepimizin içinden geçen kolektif bir hal. Okurken kendinizi bir cümlede dururken, bir satırda nefes alırken, bir paragrafta içinize bakarken bulabilirsiniz. Bu kitap size ne yapmanız gerektiğini söylemez. Sizi dönüştürmeye çalışmaz. Sadece şunu hatırlatır: Kendinize geç kalmış olabilirsiniz. Ama henüz geç değil. Eğer bu satırlarda kendinizden bir parça bulursanız, bilin ki bu tesadüf değildir. Çünkü bazı kitaplar okunmaz, insanı kendine doğru çağırır.