Oğuz Atay
Korkuyu Beklerken Aslında şöyle oldu ; Tutunamayanlar okumak istiyordum çevrem çok övüyordu . Bir arkadaşım Oğuz Atay okuyacaksan önce Korkuyu Beklerken başlamalısın dedi :) Verdi elime kitabı :) İç sesim konuşuyordu hikayelerde .. korkuyu beklerken ve demiryolu hikayeciler beni sarstı diyebilirim . Kitabı kapattığımda ben ne okudum dedim ne okudum ? ben kendimi mi okudum ? Şiddetle tavsiye ederim . Tutunamayanlar geçeceğim ama önce Korkuyu Beklerken sindirmem lazım :)
Açık ve net.
Bana yaklaşmak kolay değildir. Arkadaş arayışında değilim. Kimseyi etkilemeye çalışmam. Kendi kendime olmayı seviyorum. Birilerine ihtiyaç duymuyorum. Çevrem küçük, odağım net ve huzurum önceliğim..
Duygu ve Düşünce
Reklam
Ben iyiyim de çevrem kötü
Yok birbirimizden farkımız
Yakın çevrem, iç siyasette olup bitenleri, Nefret Objesi Sendromu'na yakalanmış Kemal Butlancıoğlu'nun geldiği son noktayı, Selden kütük kapmak için Butlancıoğlu'nun etrafına çöreklenmiş "tomruklar"ı soruyorlar bana. Onlara rahmetli Cemil Meriç'i hatırlatıyorum: 👉 “Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur; bu ülkede namuslu ve namussuzlar vardır." Ruşen Çakır'ın dediği gibi: — Söyleyeceklerim bu kadar, hepinize iyi günler. 🖋 Mustafa TULUKCU ●●●
Artık en zor günlerimizden en zor hislerimizden tek başımıza verdiğimiz savaşlardan en yakınlarımızı haberdar edememek, anlatınca yük olduğunu olacağını hissetmek, herkesin kendi sıkıntısı var diye tek başına halletmeye çalışmak gibi hisleri sorguluyorum. Bunlar yetişkinliğin farkındalığı mı yoksa gerçekten ben mi kapıya yakın (belki kapının dışında) oturuyorum çözümlemekte zorlanıyorum. Büyümek bu mu yoksa çevrem mi hala küçük? Yakındayken göremeyen gözler var, belki görmek istemeyen gözler. Bir de uzakta olduğu halde bir telefonla bir mesajla yanında olduğunu hissettiren dostlar var. Allah bir yerden imtihan ederken başka bir yerden de rızıklandırıyor kulunu. Elhamdülillah demekten başka da diyecek bir şey kalmıyor böyle düşününce. O bilir biz bilmeyiz deyip O'na sığınıyoruz. Ne güzel sığınak O..
1000Kitap
Bir ömürün boşa harcanması beni inanılmaz ürküten ve üzen bir şey. Özellikle de gençlik yıllarının. Çevrem böyle insanlarla dolu. Bunu iki farklı başlıkta inceleyebilirim. Birisi, gerçek duyguları tatmamış, tatmak için çaba sarfetmemiş; hayatı kendisine zindan etmiş, gençliğinin kıymetini bilmemiş insanlar. İlerleyen yaşlarda saçma sapan geçirdiği bu gençliğin ceremesini ve duygu eksikliğini çeken, bunu da dışarıya hayata öfke olarak kusan, birsürü mendebur yaşlı - orta yaşlı insanlar. Hiçbir şeyden zevk almaz, her şeye muhalefet olur, çevresindeki insanların mutlu olmasını istemez hatta onların mutsuzluğundan keyif alırlar. Hiçbir şeyi sorgulamamış, basmakalıp kurallarla yaşamış, bir kere bile çizgi dışına çıkmamışlardır. Bunlar kendi hayatlarını bile isteye hiç ettiler ve bulundukları durumda ellerinden artık hiçbir şey gelmiyor. Sonuçta kural basit; ne ekersen onu biçersin. Bunlara karşı içinde gram acıma yok. İkinci grup ise bu insanlara muhtaç olarak ömürlerini boşa harcayanlar. Kötü bir adam/ kadının eşi veya çocuğu. Eşi tarafından hiçbir zaman güzel bir şekilde sevilmemiş, toplumsal baskılar veya maddi-manevi zorluklar yüzünden ona katlanmak zorunda kalmış insanlar. Ya da kötü bir aile tarafından geleceği baltalanmış, duygusal anlamda eksik bırakılmış, kişiliği her zaman eksik kalacak olan çocuklar. Bunlara karşı ise içimde çaresiz bir acı var. İlk grup kendi ektiğini biçerken ikinci grup ise ilk grup yüzünden hayatını boşa geçiriyor. İnsan hayatı anlamaya, ona anlam vermeye çalışmalı. Güzel duyguları tatmalı; yeni, güzel yerler ve insanlar görmeli. Hobiye sahip olmalı. İçinde yatan potansiyeli gerçekleştirmeli ki hayvandan bir farkı olduğunu anlasın. Yarın hayatta olacağımız bile meçhulken, ölümden sonrası bile meçhulken, kimine göre uzun kimine göre kısa
Reklam
Reklam