.booklover, bir alıntı ekledi.
31 dk.

Ben böyleyimdir albayım: Önce, akıl almaz bir tutukluk gelir üstüme; daha yaşayamadan, büyük bir yorgunluk çöker.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
Safderun, bir alıntı ekledi.
34 dk. · Kitabı okuyor · Beğendi

Masum ve zavallı insanların başlarına gelen talihsizlikler için ortak bir sorumluluk duyulmamalı mıydı?

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
Hakan Özer, Kötü Çocuk Türk'ü inceledi.
 54 dk. · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Biraz da Vitrinde Yaşamak’ın devamı gibi olan Kötü Çocuk Türk okuduğum ikinci Nurdan Gürbilek kitabı ve bir bütünün parçası, sanırım kitaplarının hepsini okuduktan sonra her şey yerli yerine oturacak. Bu yüzden kitapla ilgili fazla yorum yapmak çok anlamlı olmayabilir. Denemelerin hepsi ayrı güzel, gene de en hoşuma giden bölümünün Türk Edebiyatındaki temel sorunları ele aldığı Orijinal Türk Ruhu olduğunu söylemem gerek. Okurken ufkunuz genişliyor,“gerçekten okur” olmaya giden yolda olduğunuza ilişkin kımıltılar estiriyor zihninizde. Azgelişmiş Babalar’daki Oğuz Atay; Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar değerlendirmesi çok sağlam, örneğin. Kitaptan ne kadar alıntı yapılsa yeterli olmayacaktır, bütün denemeler yani kitap okunmaya değer: Ben de İsterem, Yabancının Ölümü, Acıların Çocuğu, Azgelişmiş Babalar, Kötü Çocuk Türk I-II, Orijinal Türk Ruhu ve Yakın Taşra.

“Türkiye'de eleştirinin özgün edebiyat idealini -ilk başlarda endişeyle, telaşla, öfkeyle, yetersizlik duygusuyla dile getirilmiş bu ideali- zamanla bir reflekse dönüştürdüğünden söz etmiştim yazının başında. Sorunu yaratan değilse de, aşılmasını engelleyen nedenlerden biri bu. Çünkü ideal reflekse dönüştüğü, kendi kendine harekete geçtiği, kendini problemli bir alan olarak tanımlamaktan vazgeçtiği an, özgünlük arayışının gecikmişliğin çözümü değil, gecikmişliğe verilmiş bir tepki olduğunu gizler. Yazının başında sözünü ettiğim, farklı politik vurgularla da olsa özgünlük ısrarında birleşen yaklaşımların benzer bir unutuşla iş görmelerinin nedeni de bu. Birincisi ("bizde özgün roman yok, olamaz da!") özgünlüğü, yalnızca kendi sakil gerçeğimize uygulanan bir ölçüte dönüştürüp modelin kendisini bir özgünlük abidesi olarak alır; özgünlük daima başka yerdedir. İkincisi ise ("kendimize dönelim, herkese sahici tarafımızı gösterelim!") özgün ve özerk bir "biz" tanımlarken, "biz bize benzeriz"de ısrar ederken, aslında bu "biz"in tam da safdışı edilmek istenen başkaları tarafından çoktan şekillenmiş olduğunu, "Kendine dön!" çağrısının başkasının yarattığı basınçla yapılmış olduğunu; milli bir edebiyat, özgün bir roman, özerk bir estetik kültür yaratma çabasının daima bir gecikmişlik stratejisi olarak kalmaya mahkûm olduğunu görmezden gelir. İki durumda da eleştiri, nesnesini ya bir taşra ya da bir züppelik olarak kendi dışına taşır. Diğer yandan otoritesini tam da bu bölünmeden; birilerine "züppe", başkalarına "taşralı" deme yetkisinden alır. Birincisinde kendini nesnesinden bütünüyle ayırıp daima dışarıda olduğu varsayılan bir özgünlüğün bekçiliğine çekilmiştir. İkincisindeyse birilerine taklit derken, bunu büyük bir cümleye çevirirken, bu tepkiyi ortaya çıkaran açmaz üzerine, kendi sahicilik iddiası üzerine, kendi mağduriyet söylemi üzerine, yani kendi taklitliği üzerine hiç düşünmemiş gibidir.

Oysa eleştiri de tıpkı roman gibi, iki kültür arasındaki çeviri problemlerinin ortasında, bir travmayla birlikte doğmuştu. "Neden onlarda var da bizde yok?" sorusunu cevaplamaya çalışıyordu. Tıpkı roman gibi o da Avrupa kültürüne karşı beslenen hayranlık ve horgörünün, gıpta ve korkunun içine doğmuştu. Bu yüzden romanı en iyi anlayacak olan aslında odur. Ama bir adım önden yürüyüp romana hep bu özgünlük ölçütünü dayatması, sanki kendisi başka bir malzemeden yapılmış gibi romanın önüne sürekli bir dış borçlar faturası sürmesi sadece kendini değil, romanı da geriletiyor. Bu yüzden eleştirinin safdil bir özgünlük çağrısındansa, daha baştan bir arızaya doğan Türk romanı kadar kendini de gecikmiş kılan koşulları anlamlandıracak, bu kültürel gecikmişliği edebiyatın her zaman çoktan gecikmişliğiyle birleştirebilen kavramlarla çalışmasında, yokluğun ya da yetimliğin dilini sürekli yeniden üretmektense, başkası olma arzusunun romanda olduğu kadar kendinde de yol açtığı kaymaları kaydetmesinde yarar var. Çünkü eleştiri de tıpkı roman gibi kendi koşulsuz hayranlık ve kızgınlıklarıyla; kendini özerk başkalarını züppe, kendini doğal başkalarını taklit ya da tam tersine kendini modern başkalarını taşralı gören yanıyla didişerek ilerleyebilir. Eleştiride züppece bir kibrin olduğu kadar taşralı bir gururun da dağıldığı bir an olmalıdır. Eleştirinin bu açmazın dışına çıkabilmesi gerekir; dışına çıkabilmek ise çoktan içinde olduğunu bilmekten geçiyor. Adı, bu yüzden eleştiri.

Orijinal Türk Ruhu'na gelince. Söylemeye bile gerek yok: Orijinalin içinde bol bol taklit, ruhun içindeyse bol bol madde var. Madde, üstelik yabancı madde.
(Orijinal Türk Ruhu, VII, s. 132)

Özlem Yıldız, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Hayata dayanamayan her insan gibi yapılır oyunda:
“-mış” gibi yapılır.”

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
Ümit, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Beğendi · 10/10 puan

Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: Buraya kadar! dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik derler. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik. 

Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 321)Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 321)
Safderun, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

İhtiras, Sevgi’den çok daha güçlü insanların sonunda bu küçük ve güçsüz ve üşüyen kızdan daha bitkin, daha yorgun düşmesiydi.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
Eyyüp Renk, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 385)Tutunamayanlar, Oğuz Atay (Sayfa 385)