Beyaz Zenciler”, toplumun kenarında kalmış insanların hikayesi gibi görünür.
Ama aslında bu kitap, her zaman biraz fazla hisseden, biraz fazla inanan, biraz fazla bekleyen insanların hikayesidir.
Ben bu kitabı okurken, yazarın kelimelerinde kendini dışlanmış hissetmiş herkesin nefesini duydum.
Erling, Rita, Charly…
Üçü de kendi yollarında yürürken aynı boşluğa düşüyorlar:
“Anlaşılmamak.”
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey; karakterlerin kötü, umutsuz ya da yıkıcı olmamaları…
Aksine, her biri iyi kalpli ama yorgun.
Ve bu yorgunluk, insanın içindeki “anlam arayışının” ağırlığını taşıyor.
Onlar sisteme karşı çıkıyor gibi görünseler de, aslında sistemden değil, kendilerinden kaçıyorlar.
Bu kitabı okurken hissettiğim : Sanki herkes bir şekilde bir başkasının omzuna yaslanmak istiyor ama kimsenin omzu kalmamış.
O yüzden kitap boyunca bir yalnızlık kokusu var.
Rita’nın savrulmuşluğu, Charly’nin kırılgan isyanı, Erling’in kendi iç sesiyle mücadelesi…
Hepsi bana bir şeyi hatırlattı:
“Hassas olmak, bu dünyada çoğu zaman cezalandırılan bir şeydir.”
Ama aynı zamanda…
Hassas olmak, hâlâ insan kalabilmenin de tek yoludur.
Belki bu yüzden kitabı bitirdiğimde içimde bir acı değil, bir kabulleniş kaldı.
Evet, dünya adil değil.
Evet, insanlar birbirini çoğu zaman anlamıyor.
Ama biz hâlâ sevebiliyorsak — hâlâ hissediyorsak — hâlâ insanız.
Bu kitap çok etkiledi beni.
benim için bir roman değil, bir farkındalık aynasıydı.
Bu kitap bana insan olmanın sancısını, kaybolmanın inceliğini, vazgeçmeden devam etmenin zarafetini gösterdi.
Ve ben şunu anladım: