Bu kitabın neden ödül aldığını üslubunu görünce anlıyorsunuz.Yıllarca İngiliz bir lordun malikanesinde çalışırken sonra ev,bir Amerikalıya satıldığında yeni ev sahibiyle de çalışmaya devam eden baş uşak Stevens’in dilinden dinliyoruz. Neyi dinliyoruz derseniz işte yazarın başarısı burada ortaya çıkıyor. Yeni patronu şehir dışına çıkarken diyor ki git sen de şehir dışına çık şöyle bir gez dolaş hatta benim arabamı al,benzin de benden.İşte bu kıyak teklif üzerine yola çıkan Stevens 6 günlük gezisini anlatıyor da öyle macera filan beklemeyin bir şey olduğu yok.Fakat yazar öyle güzel konuşturmuş ki siz de Stevens ile arabadasınız ve o size yol esnasında gördüğünden,duyduğundan hatrına gelen, çok sıradan bir konuşmayla aslında sıradan olan ama 1.Dünya savaşının Almanya’ya etkisi,insanın çalıştığı patronunun insani vasfının kendi karakterini de etkilemesi,sıradan cahil vatandaşa yönetime insan seçme özgürlüğü verilip verilmemesi gibi ciddi ve önemli konulara kadar uzanan anılarını anlatıyor. Bu o kadar sıradan bir konuşma içinde yedirilmiş ki işte edebi başarı diyorsunuz Hisleri cümlelere dökmemiş hatta ima bile etmemiş ama başka sıradan bir şeyi anlatırken onları size yansıtıp geçirmeyi başarmış.Tabii bir de gitmişken malikanenin eski çalışanı Bayan Kenton’u da göresi geliyor.Sadece aynı evde çalışan iki insan arasındaki var olan “hiçbir şey”in ifade ettiği “her şey” ve onun keşkelerini de aynı başarılı sıradanlıkla ifade etmiş. Bu yıl okuduğum Man Booker ödülü alan 3.kitap oldu ve anlatımını başarılı bulsam da yine de diğer ikisinin yanında benim için sönük kaldı ( diğer ikisi Küçük Şeylerin Tanrısı ve Bir Son Duygusu)