cheblo

cheblo
dalga gider, sahili hatırla
Çocukların küçük balıkları avlamak için Vivonne Nehri'ne attıkları, içlerini de dolduran nehir suyuyla çepeçevre kuşatılmış sürahileri seyrederdim. Katılaşmış bir suyu andıran saydam yüzeyleriyle aynı anda hem "muhtevi", hem de sıvı ve akışkan bir billurun içindeki "muhteva" olan bu sürahiler, kurulu bir sofra üzerindeki duruşlarına kıyasla daha lezzetli ve kışkırtıcı bir serinlik duygusu uyandırırlardı içimde, çünkü arzuladığım serinliği elle yakalanmasına imkan tanımayan oynak suyla damağın tatmasına imkân tanımayan katı cam arasında sürekli tekrarlanan bir kaçış halinde gösterirlerdi. Aynı yere daha sonra oltalarla gelmeye karar verirdim kendi kendime, ikindi kahvaltısı için yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerden biraz ekmek alıp yuvarlayarak Vivonne Nehri'ne atardım, suda adeta bir aşırı doyma meydana gelir, su birdenbire herhalde o âna kadar eriyik durumunda, kristalleşmeye hazır tuttuğu, görünmez, aç iribaşlardan oluşan oval salkımlar halinde ekmeklerin etrafında yoğunlaşırdı. Az ileride, Vivonne Nehri'nin yatağı su bitkileriyle tıkanırdı. Önce tek tek bitkiler görülürdü, örneğin bir nilüfer, talihsiz bir tesadüfle yerleştiği ters akıntı yüzünden bir türlü rahat edemez, otomatik hareketli bir feribot gibi, bir kıyıya ulaştığı anda hemen karşı kıyıya döner, sonsuza dek bu gidiş dönüş yolculuğunu tekrarlardı. Kıyıya doğru itilirken sapı açılır, uzar, gerilebileceği kadar gerilirdi, kıyıya değdiği anda tekrar akıntıya kapılan yeşil halat kıvrılır, bir saniye bile orada kalmayıp aynı manevrayla tekrar harekete geçtiğinden, zavallı bitkiyi varış değil, kalkış noktası diyebileceğimiz noktaya götürürdü yine.
Sayfa 158·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
neredeyse toprağa gömülmüş, biraz serinlemek isteyen bir gezgin gibi su kenarına uzanmış olan bu geçmiş beni düşüncelere gark eder, Combray adına şimdiki küçük kasabanın yanı sıra ondan çok farklı bir kent eklememe sebep olur, sarı düğün çiçeklerinin altında gizlenen anlaşılmaz, eski çehresiyle zihnimi meşgul ederdi. Yumurta sarısı rengindeki düğün çiçekleri çimenlerin üzerinde tek başlarına veya ikişer üçer gruplar halinde oynamak için seçtikleri bu bölgede çok kalabalıktılar. Onları seyretmenin verdiği hazzı damağımla tadamayacağımdan, hazzın tamamını çiçeklerin altın yaldızlı yüzeylerinde toplardım. Sonunda bu haz iyice güçlenip işlevsiz güzelliğe dönüştüğü için çiçekler olduklarından da parlak görünürlerdi gözüme, daha küçücük bir çocukken bile bu böyleydi. O zamanlar bayırdaki patikada durup düğün çiçeklerine, belki asırlar önce Asya'dan gelerek temelli köye yerleşmiş olan, bu mütevazı ufuktan memnun, güneşi ve su kenarını seven, istasyon manzarasına bağlı, ama kimi eski resimlerimiz gibi halka özgü yalınlıklarıyla şairane bir Doğu şaşaasını hâlâ koruyan, Fransız peri masallarındaki prensleri hatırlatan adlarını tam olarak telaffuz edemediğim düğünçiçeklerine kollarımı uzatırdım.
Sayfa 157·Kitabı okudu
Bir insanın, bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğmasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar.
Sayfa 97·Kitabı okudu
Roman kahramanlarının hayatının ardından, romanın bedenimle o kadar bütünleşmeyen, yarı yarıya önümde uzanan dekoru gelirdi, olayların geçtiği yerlerin görünümü başımı kitaptan kaldırdığımda gözlerimin önünde bulduğum manzaradan çok daha fazla etkilerdi düşüncelerimi. İşte bu yüzden, iki yaz mevsimi boyunca, Combray'deki bahçenin kızgın sıcağında, o sırada okuduğum kitap yüzünden, bıçkıhanelerle dolu, duru suların dibinde, tere öbeklerinin altında tahta parçalarının çürüdüğü, biraz ileride, alçak duvarlar boyunca salkım salkım mor ve kırmızı çiçeklerin uzandığı, ırmaklarla sulanan, tepelik bir ülkenin özlemiyle dolup taştım. Beni seven bir kadının hayali zihnimde hep var olduğu için de, o iki yaz boyunca, bu hayale akarsuların serinliği damgasını vurdu. Hayalimde canlanan kadın kim olursa olsun, mor ve kırmızı çiçek salkımları, tamamlayıcı renkler gibi hemen iki yanından fışkırırdı.
Sayfa 83·Kitabı okudu
Birkaç dakika sonra, içeri girip halamı õperdim. Françoise çayını hazırlar, halam kendini huzursuz hissediyorsa çay yerine ıhlamur isterdi. Kaynar suya atılacak olan ıhlamuru eczane torbasından bir tabağa boşaltmak benim görevimdi. Kuruyunca bükülen sapların oluşturduğu değişken kafesin girift bezemeleri arasında solgun çiçekler, bir ressam tarafından düzenlenip en estetik şekilde yerleştirilmişçesine açılırlardı. Görünüşleri değişmiş olan yapraklar, son derece ilgisiz şeyleri, saydam bir sinek kanadını, bir etiketin yazısız arka yüzünü, bir gül yaprağını andırır ama tıpkı bir kuş yuvası yapar gibi istiflenmiş, ufalanmış ya da örülmüş olurlardı. Suni bir düzenlemede yer almayacak binbir gereksiz ayrıntı -eczacının hoş bir savurganlığı- tıpkı bir kitapta tanıdık bir isme rastladığımızda şaşırmamız gibi, bunların La Gare Caddesi'nde gördüğüm gerçek ıhlamur sapları olduğunu, işte bu yüzden, yapay değil, hakiki oldukları ve kurudukları için değiştiklerini anlamanın hazzını yaşatırdı bana. Her yeni kişilik mutlaka eski bir kişiliğin başkalaşımı olduğu için de minik gri toplara bakıp açmamış yeşil tomurcukları tanırdım ama özellikle ufacık altın gülleri andıran çiçekleri asılı oldukları narin sap ormanında ortaya çıkaran, pembe bir ay ışığına benzer tatlı parıltı, bir duvarda, silinmiş bir freskin yerini meydana çıkaran ışıltı gibi, ağacın renklenmiş kısımlarıyla renklenmemiş kısımları arasındaki farkın işareti -bu taç yaprakların eczane torbasını süslemeden önce, bahar akşamlarını rayihalarıyla dolduran çiçeklere ait olduklarını gösterirdi bana. Renkleri hâlâ o mum ışığı pembesiydi, ama çiçeklerin gün batımı denebilecek bu şimdiki güdük hayatlarında, yarı yarıya sönmüş, küllenmişti. Az sonra, halam ölü yaprak veya solgun çiçek lezzetini sevdiği ıhlamuruna küçük bir madlen
Sayfa 52·Kitabı okudu