Çocukların küçük balıkları avlamak için Vivonne Nehri'ne attıkları, içlerini de dolduran nehir suyuyla çepeçevre kuşatılmış sürahileri seyrederdim. Katılaşmış bir suyu andıran saydam yüzeyleriyle aynı anda hem "muhtevi", hem de sıvı ve akışkan bir billurun içindeki "muhteva" olan bu sürahiler, kurulu bir sofra üzerindeki duruşlarına kıyasla daha lezzetli ve kışkırtıcı bir serinlik duygusu uyandırırlardı içimde, çünkü arzuladığım serinliği elle yakalanmasına imkan tanımayan oynak suyla damağın tatmasına imkân tanımayan katı cam arasında sürekli tekrarlanan bir kaçış halinde gösterirlerdi. Aynı yere daha sonra oltalarla gelmeye karar verirdim kendi kendime, ikindi kahvaltısı için yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerden biraz ekmek alıp yuvarlayarak Vivonne Nehri'ne atardım, suda adeta bir aşırı doyma meydana gelir, su birdenbire herhalde o âna kadar eriyik durumunda, kristalleşmeye hazır tuttuğu, görünmez, aç iribaşlardan oluşan oval salkımlar halinde ekmeklerin etrafında yoğunlaşırdı.
Az ileride, Vivonne Nehri'nin yatağı su bitkileriyle tıkanırdı. Önce tek tek bitkiler görülürdü, örneğin bir nilüfer, talihsiz bir tesadüfle yerleştiği ters akıntı yüzünden bir türlü rahat edemez, otomatik hareketli bir feribot gibi, bir kıyıya ulaştığı anda hemen karşı kıyıya döner, sonsuza dek bu gidiş dönüş yolculuğunu tekrarlardı. Kıyıya doğru itilirken sapı açılır, uzar, gerilebileceği kadar gerilirdi, kıyıya değdiği anda tekrar akıntıya kapılan yeşil halat kıvrılır, bir saniye bile orada kalmayıp aynı manevrayla tekrar harekete geçtiğinden, zavallı bitkiyi varış değil, kalkış noktası diyebileceğimiz noktaya götürürdü yine.