Birkaç dakika geçmeden aklım başka yerlere takılır, beni bekleyen çayırları, birlikte oyun oynamak istediğim köpekleri, dünyaya gelmek üzere olan buzağıları, sırf oyun olsun diye birbiriyle tokuşmalarına izin verdiğimiz keçileri, deredeki -ya da nehirdeki- balıkları düşünmeye başlardım. (Tamam, Agnese'nin bana öğrettiği bir şey olabilir: O bana, hiç acele etmeden ve bir şeyler ispatlamaya çalışmadan güzelce anlatılan hikâyelerin ne kadar keyifli olduğunu öğretti.)
Hani siz de bilirsiniz ya, bazen bir işe odaklanınca gözlerinizi kapadığımızda bile o işi görmeye devam edersiniz. Saatlerce hayvanlarla uğraşırsak göz kapaklarımızın altında ve göz bebeklerimizin önünde ilerleyen parlak şekilli hayvanlar görürdük. Bahar aylarında çorba ve omlet yapmak için torbalar dolusu şerbetçi otu toplarsak iç içe geçmiş filizler görürdük. Sonbaharda mantar toplamaya gidersek gözümüzün önünde daha kalın ve güzel olanları görürdük. Aynı şey, bol olduklarında odunlar ve balıklar için de geçerliydi. Çocuklar böyle şeyleri çok sever. İçlerinde çocukça bir şaşkınlık uyandırdığı için bu ışık oyunları büyüklerin de hoşuna gidiyor. Ama taşlarla uğraştığımız günlerde gözlerimizi kapadığımızda sadece çirkin, gri kaldırım taşlarını görüyoruz. Ve bu bize hiç de keyif vermiyor.