Başıboş büyümüş ağaçların yukarılarda birleşen uçları, yeşil bir bulut yahut eğri büğrü, titreyen üçgen bir kubbe gibi görünüyordu. Fırtınadan veya yıldırımdan üst kısmı gitmiş beyaz, koca bir kayın ağacının gövdesi bu yeşil yığının arasında uzanıyor ve düz, pırıl pırıl bir mermer sütun gibi yükseliyordu. Kesik ve eğri ucu ise gövdenin kar gibi beyazlığı üzerinde bir şapka veya siyah bir kuş gibi görünüyordu. Altındaki üvez, mürver ve ceviz filizlerini boğan şerbetçi otu, çitin bütün üst yanını kaplayarak kırılmış kayın ağacının ortalarına kadar yükseliyordu. Vardığı yerden ise aşağı doğru sarkıyor, daha küçük ağaçların tepelerine sarılmaya başlıyor, ince fakat sağlam kancalarını kapatarak hafif rüzgârla sallanıp duruyordu. Güneşte parlayan bu yeşil yığın yer yer seyrekleşiyor, aşağılarda yabani bir ağız gibi görünen loş derinliklere gömülüyordu. Bu ağız her yandan gölge ile kapanıyor ve belli belirsiz karanlık içinde dar bir patika, kırık korkuluklar, sallantıda bir çardak, yaşlı bir söğüt gölgesi, bu gövdeden çıkmış gür bir karagan* birbirine girmiş, karmakarışık kuru dallar, yapraklar, yeşil yapraklarını yana doğru uzatan bir akçaağacın taze dalı, nasılsa oraya kadar sokulmuş güneş ışığı altında ve bu yoğun karanlık içinde saydam bir ateş gibi parlıyordu.