Arkadaşlarınla dağa, kayağa gitmiştin. İlk gün, olabildiğince yükseğe, kayak merkezinden görünen bir buzulun tepesine çıktınız. Arkadaşların çok geçmeden indi, üşümüşler. Sen küçük vadide tek başına kalıp önceki gün yağmış taze karı izledin. Güneş arkadan vuruyor, o sırada rüzgar da karın yüzeyinden incecik bir katmanı havaya kaldırıyordu. O küçük vadide, hem kayalıklar, hem çalılar hem de toprak aynı soğuk beyazlıkla kaplıydı. Günün içindeki gece, karanlığın negatif haliydi. Bilinçli, aklın başındayken daldığın, tam gönlüne göre bir uykuda hissettin kendini, en güzel düşlerinde olduğu gibi.
Tedavinin seni olağanlaştıracağını ya da içinde geliştirdiğin olağandışılığı bayağılaştıracağını düşünüyordun. Başkalarını dinlemeyi severdin. İnsanlar içlerini açardı sana. O sessiz, dikkatli, yapıcı halinle, sana gizlerini açanlardan daha az yardım ettin kendine.
Sokakta gelip geçenlerden duyduğun tümceleri derlerdin. En sevdiklerinden biri şuydu: "Köpekleri severim tabii, ama dinozorlara hayranım."
Geceleri gün doğana dek konuşurduk. Bir akşam, bana sekiz saat boyunca hiç ara vermeden Freud'la Marx'tan söz edip yer yer Kondratiyev çevrimleri üstüne düşüncelerini anlatmıştın.
Yaptığın şeyleri kafanda iyice olgunlaştırırdın. Bir kez karar verdin mi hiçbir şey seni durduramazdı. Gözlerin çevrendeki dünyayı görmez olur, hedefe kilitlenirdi. Günün birinde, annenin son köpeği yüz metre ötesinden geçen bir başka köpeğe saldırmıştı. Birden kaçıvermiş, dümdüz köpeğe koşmuş, ağzıyla kapıp bir fare gibi sallamıştı onu. Ayırmasalar öldürecekti. Bakışlarınız aynıydı.
Annenin evinde, yaşlı bir bekçi köpeğiyle hiçbir işe yaramayan, tepkisiz, evcil kediler vardı. Şu özdeyişi yineler dururduk: Kediyi yaşam boyu besle, seni bir günde bırakır; köpeği bir gün besle, sana yaşam boyu bağlı kalır. Sen kedi oldun, bense köpek.