İnsanın tüylerini diken diken eden bir yer altı tufanıydı bu, toprağın altını üstüne getiren, dağları ovaların dibine gömen eski tufanların küçük bir parçasıydı.
Gözleri adamın boğazından yüzüne kaydı. Birden askeri tanıdı. Bu, bir sabah kendisiyle konuştuğu, askere yeni alınmış küçük Jules'dü. Ve kırmızı çillerle kaplı yumuşak, sapsarı yüz karşısında ansızın büyük bir acıma duydu. Bir süre önce ufuklarda köyünü arayan, donuk bakışlı mavi gözleri göğe dikilmişti. Pırıl pırıl bir güneş altında gördüğü Plogof neredeydi acaba? Bu fırtınalı gecede uzaktan uzağa denizin uğultusu geliyordu kulağına. Ta yukarlarda esen rüzgar, belki de o kumsalı yalayıp gelmişti. İki kadın, anayla kız kardeş ayakta durmuş, yele kapılan hotozlarını tutarak, aralarındaki onca uzaklığa karşın şu küçücük erkeğin o anda ne yaptığını görebilirlermiş gibi ufka bakıyorlardı. Şimdi artık ömürlerinin sonuna dek bekleyeceklerdi onu. Hey ulu Tanrım, yoksulların varlıklılar için birbirlerini öldürmesi ne iğrenç şeydi!
Anne soluk soluğa, Azrail'in kendisini bırakıp da ev işine yardım eden bu akıllı uslu, yumuşak başlı kızın canını almasının doğru olup olmadığını sorunca doktor bey kızdı.
Topraktaki yarıklardan sarı sarı çiçekler, kükürt dumanları fışkırıyordu. Geceleri bu deliklerden bakabilme yürekliliğini gösterenler, orada, ta derinlerdeki akkor denizinde kavrulmakta olan günahkârlardan çıkan alevleri gördüklerine yemin ederlerdi.