bookstagram türkiye’nin ali hazelwood’u en çok seven üyelerinden biri olarak bu kitabına da çıkar çıkmaz atladım desek yeridir. aslında kendisi tüyap ganimetlerimden biriydi ama kurul sınavı haftası
bu hikaye sondan başlıyor.
lauren ve ryan üniversitede tanıştı, çok aşık oldular, birbirleri için mükemmellerdi, evlendiler. peki sonra? sonsuza kadar mutlu yaşamaları gerektiğini biliyoruz, sonuçta öyle olması gerekiyor değil mi? hangimiz aşklarına sayfalarca tanık olduğumuz çiftin berbat bir evlilikleri olacağını düşünüyoruz ki kitabı kapattığımızda?
sizin için ne olduğunu bilmiyorum ama iflah olmaz romantik olan ben karakterlerin sonsuza kadar mutlu olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum. nitekim bu kitap için de böyleydim aslında. “evlilikleri kötü müymüş? olsun. eninde sonunda mutlu sona bağlar.”
size mutlu sona bağladı mı bağlamadı mı söylemeyeceğim, sadece kitabın klişe bir aşk romanı okumaya hazır olan bendenizi fazlasıyla şaşırttığını ve bir şekilde içinde bir yerlere dokunduğunu söyleyeceğim.
benim kitabı okumam tam bir akşamımı aldı. yazarın dili o kadar akıcıydı ki işimi gücümü unutup dalıvermişim, bir baktım arka kapaktayım. zaten evelyn hugo ve yedi kocasını ( o da kesinlikle tavsiyemdir bu arada, ) okuyanlar yazarın dilinin aynı anda hem akıcı hem de oldukça güçlü olabildiğini biliyorlardır, bu kitapta da yüzümüzü kara çıkarmadı.
hep övgü övgü olmasın diye sonunun çok… hızlı olduğunu söylememe de izin verin. BİR ŞEYLER DAHA OKUMAK İSTİYORDUM. HAZIR DEĞİLDİM BİTMESİNE. birkaç sayfa daha uzun olabilirdi bence ama yazar tadında bırakmak istemiş de olabilir tabii, benim pek aşina olmadığım bir kavram…
yaz ve bahar aylarında böyle tatlı, zihni çok yormayan aşk romanları okumak terapi gibi bir şey benim için ama maalesef ki bu sezonu da üzüle üzüle kapattım. klasiklerime ve bir yandan okumakta
matt haig’in insan doğasını bu kadar net anlaması inanılmaz.
şu an saat 01.01. bu yazıyı ne zaman yayınlayacağımı bilmiyorum, editi ne zaman yaparsam o zaman ama saat bu ve ben üç saatlik kesintisiz