Öfkemiz, yaşamımızdaki önemli bir duygusal
sorunu ihmal ettiğimizi ya da ilişkimizde kendimizden –inanç, değer, arzu
ya da hırslarımızdan– çok şey feda ettiğimizi gösterebilir. Öfkemiz, başa
çıkabileceğimizden çok daha fazlasını yaptığımızı ya da verdiğimizi
gösteren bir işaret olabilir. Ya da öfkemiz başkalarının bizim için, kendi
gelişimimiz ya da yeterliliğimiz pahasına çok fazla şey yaptıklarına dair
bir uyarı olabilir. Tıpkı fiziksel acının elimizi sobadan çekmemizi
gerektirdiği gibi, öfkemizin getirdiği acı da benliğimizin bütünlüğünü
korur. Öfkemiz bizi, başkalarının hakkımızdaki tanımlama şekline
“hayır” ve kendi benliğimizin isteklerine “evet” demeye yönlendirebilir.
Oysa kadınların öfkelerinin bilincine varmaları ve öfkelerini ifade
etmeleri hep engellenmiştir. Hepimiz şeker ve baharat karışımıyız. Bizler
besleyici, yatıştırıcı, uzlaşmacı kişiler ve devrilmek üzere olan gemilerin
kurtarıcılarıyız. Dünyayı hoşnut etmek, korumak ve yatıştırmak bizim
görevimiz. Tüm hayatımız buna bağlıymış gibi, ilişkilerimizi korumaya
çalışırız.
Erkeklere duydukları öfkeyi açıkça ifade eden kadınlara kuşkuyla
bakılır. Eşitlik hedefimize toplum hoşgörü gösterse bile,
“şu öfkeli
kadınlar”ın herkesi çılgına çevirdiklerini biliriz. Erkek kahramanlar
inançları için savaşabilir, hatta ölebilirler; kadınlar içinse, kendi hakları
adına kansız ve insancıl bir devrim yapmak bile lanetlenmeye yeter.
Öfkemizi dolaysız olarak ifade etmek bizi hanımefendilikten, kadınlıktan,
annelikten, cinsel çekicilikten uzaklaştırır, hatta “cırtlak”laştırır. Dilimiz
bile bu tür kadınları cadı, şirret, acuze, dırdırcı, erkek düşmanı ve iğdiş edici diye niteleyerek lanetler. Onlar sevemez ve sevilemezler.
Kadınlıktan yoksundurlar. Kimse onlar gibi olmak istemez. Erkeklerin
yaratıp sistemleştirdiği