“Suçlu değilim ama artık çok geç. 20’li yaşlarımda anladım suçlu olmadığımı.”
“Benim suçum muydu çocukken büyümek zorunda kalmak?”
"Bir çikolatayla kandırdı beni"
“Kızlar kardeşlerini doğuruyor”
Ve çocuğa “Bu çocuk kime aittir sence?” diye sordum. “Eşimden bence” dedi, nereden bildiğini sorunca da, “Çünkü ona çok benziyor” dedi.
“Bu sefer öldüreceğim onu diyordum içimden ama hep aynı şey oluyordu. Her defasında dişlerimi sıkıyordum, ağzımı kapatıyordum öpmesin diye.”
“Dedem beni dudaklarımdan öptü, ona ceza ver anne!”
“El âlemin bakkalı bana dokundu demekle, babam bana dokundu demek farklı şeyler.”
Okuduğunuz bu cümleler 'Kardeşini Doğurmak' kitabından. Okurken sosyolog kimliğimi esas almaya çalıştım ama nafile, okuma boyunca boğazımda, gözyaşlarımı hareket geçiren bir yumru ve midem içinde ateş topu varmış gibi yanmaya devam etti. İlk sosyalleştiğimiz yerdir aile. Aile kurumu bir toplumun bağrıdır. Bir çocuğun bağrım dediği, güveni, sevgiyi öğrendiği bir yer nasıl olur da ona mezar olur?
Ensest, bu toplumun kanayan yarası diyoruz. Neden hala kanıyor?
Unutulan, süreç içinde daha çok yıpratılan mağdurlar. Yani o küçücük bedenler...
Bölge, meslek grubu, cinsiyet, kültür, eğitim seviyesi ve din fark etmeden yapılıyor bunlar. Düşman en yakının, belki baban, amcan, dayın, abin ve deden...
Susan, susturulan çocuklar. Özellikle bu cümleler beni çok yaraladı; Erkek çocuğun bilinci biraz yerine geldiyse, cinsellik konusunda farkındalığı az da olsa oluştuysa zaten söyleyemiyor. Çünkü toplumumuzda erkeğe yüklenen bir erkeklik rolü, maskülen olma hali var ve bu yüzden çocuk, kendisine homofobik bir yaklaşımla eşcinsel gözüyle bakılacağı korkusuyla, hiç söyleyemiyor. Çünkü söylerse adı çıkacak.” Belki de bu sebepten dolayı, duyduğumuz istismar vakaları daha çok kız çocuklarının