"Aşıklar Bayramı"nın devamı olan bu kitaba hayran kaldım. Bir yas süreci, ajitasyon ve duygu sömürüsüne girmeden bu kadar güzel anlatılabilir. Bunun yanında tertemiz bir Türkçe ve 'sanat yapacağım' kaygısına düşmeden ama sapasağlam ifadeli cümleler.
Kendime Notlar
Yusuf, babasını Arguvan'a vasiyet gereği gömmeye götürür. Yolda babası ile büyük aşk yaşamış Menuş kadının Aliler köyüne uğrar ve geceyi orada geçirerek kadının ve köyün babasına veda etmesini sağlar. Babasını gömdükten ve üç gün süren taziye merasiminden sonra evine dönmeyi düşünürken onbeş sene önce terk ettiği ama bir türlü unutamadığı Aylın taziye için Diyarbakır'a gelir. Garip bir gün geçirilir ve Aylın yılda bir gün görüşmek konusunda bir söz verdirir ona ancak o gün geldiğinde her ikisi de iyileşmiştir artık ve buna gerek kalmamıştır. Buluşma yolundan geri dönmeden önce arabasına aldığı anne ve Ali ismindeki çocuk ona babasının çocukluğunda yaşadığı terk edilme olayını yansıtır, bağlamayı çocuğa hediye eder ve yas sürecini sonlandırır.
Buydu. Bu kadardı bir şehrin saadeti. Hem sıkıyordu hem de garip bir huzur veriyordu insana. Tuhaftı Diyarbakır. Alıngandı. Sevmeye gelmiyordu. Güzel ve kötü sözlere aynı alınganlıkla cevap veriyordu.
Öyleydi, günün birinde bizden bir başkası gibi bahsederdi en yakınımızdakiler. Arkadaşlıklar, dostluklar, aşklar geride kalırdı. Bizimle ilgili tüm sıfatlar değişmiş, tüm yüklemler yerini terk etmiş, adımızın önündeki veya arkasındaki her şey bambaşka bir diyara göç etmiş olurdu sonunda. Bir zamanlar hayatımızın tamamını kaplayan insanların hikayelerinden, bizi tanımlayan ifadelerinden günün birinde uzak kalıyorduk ve en acısı da buydu. Çünkü ayrılık, sadece bir insandan değil, artık içinde olmadığımız bir hikayeden de mahrum kalmak demekti.