Otoriter ve milliyetçi 1982 Anayasa'nın felsefesi, Muharrem Ergin'in deyişiyle, "uluorta değil, cemiyetin bünyesine göre... disiplinli demokrasi" anlayışına yaslanır -başka bir veçhesiyle, "solsuz sağduyu demokrasisi"! Bu ihtiyatın gereği, Türkiye'nin öncelikli işinin beka davası olmasıdır; dört yanımız düşmanlarla çevrilidir. Elbette baş tehdit komünizmdir fakat Ergin ksenofobik-paranoid beka kaygısıyla Birleşmiş Milletler'i bile "tehdit daireleri" içinde görür.
Türk-İslâm Sentezi 12 Eylül rejimince 'harfiyen' benimsenip resmî doktrin olarak bellenmiş değildi; fakat devletin otoriter-faşizan itaat talebi ve ordunun daha önce uzak durduğu dinin de sadakat ve rıza üretim donanımına boldan dahil edilmesi, rejimi bu Sentez söylemiyle buluşturuyordu. Doğrusu, bu buluşmaya 12 Mart 1971 ara rejiminde hatta öncesinde adım atılmış; ordu, anti-komünizm harcına dindarlığı katmaya başlamıştı. 12 Eylül, özellikle zorunlu din dersinin konması ve özellikle Alevi bölgelerinde din 'hizmetinin' yaygınlaştırılmasıyla, bu stratejiyi derinleştirdi. Bu politika, 1990'lardaki İslâmcı yükselişin kaynakları arasında görülecektir.
Devlet iradesi, hem yenilikçi hem "mutaassıp" zümreleri gerektiğinde "gizlice iltifat" edip birbirine karşı kışkırtmak dahil, "muvazene" uğruna her yönetimi kullanagelmiştir. Gerçi "Türk dünyasının cevheri müslümanlıktır" ama teyakkuzu engelleyeceği için, hükümdarın/devlet adamının dine fazla 'dalması' bile uygunsuzdur! "Türk siyaset geleneğinde hükümdar, peygamber muâdili"dir; "devlet sevgisi bir çeşit din ve ahlâk gibi görülür"
Kapitalist üretim tarzının gelişimini önceleyen ilksel birikim böylece toprağın kamulaştırılması, kapatılması ve ona el konulması; Avrupa'da "özgür" işçinin yaratılması, Atlantik ötesi madencilik ve kölelik ve ataerkil köleleştirme yoluyla elde edilir; yani işgücünün üretiminin/yeniden üretiminin hem gündelik hem de kuşaksal olarak görünmez kılınması ve doğallaştırılması, sermaye birikimi kaynağı olan evde başlar.