Eğer ki bu özgürlük mücadelelerinden herhangi bir şey öğrendiysek o da belli başlı gruplara karşı tavırlarımızda saklı kalan önyargıların, bizlere alenen işaret edilmedikçe, farkına varmanın ne kadar zor olduğudur.
Bir özgürlük mücadelesi ahlaki ufkumuzu genişletmemizi talep eder. Öncesinde doğal ve kaçınılmaz addedilen eylemler, savunulamaz önyargıların neticesi olarak görülmeye başlarlar
Feminist antropolojinin hedef tahtasına yerleştirdiği eril-merkezci klişelerden bir başkası da, "avcı erkek/toplayıcı kadın"dır. Avcılığın simgesel yükünün abartılmasının kadını kültürel alanın dışına sürme işlevi gördüğünü iddia eden feminist antropologlar, erkek ile kültür/uygarlığı, kadın ile doğayı özdeşleştirerek dikotomiler (ikili zıtlıklar) halinde kurgulayan kültürel dizilimleri de eleştiriye tabi tuttular. Bunların, kadın ile erkeğin toplumsal rolleri arasındaki kültürel olarak biçimlenmiş farklılıkların biyolojikleştiriterek doğallaştırılmasını, dolayısıyla cinsiyetler arasındaki eşitsizlikleri meşrulaştırdığını öne sürdüler.
Levi-Strauss ensest tabusunu, bir toplumsal grup ("biz") ile diğeri ("ötekiler") arasındaki ilişkiyi tesis eden, dolayısıyla da kültürü mümkün kılan bir ilişki olarak tanımlamaktadır.
"Başlangıcımız ve sonumuz arasında ne kadar mesafe var! İlki arzunun çılgınlığı ve şehvetin baştan çıkarıcılığı, diğeri, tüm organlarımızın harap oluşu ve çürüyen kadavraların berbat kokusu. Dahası, ikisi arasındaki iyi oluş yolu hep yokuş aşağı gidiyor: Kutsanmış, hayallerle dolu çocukluk, mutlu gençlik, hayatının baharındakilerin çileleri, kırılgan ve çoğu zaman acınası yaşlılık, son hastalığın işkencesi ve sonunda ölümün acısı. Var olmak yanlış bir adım gibi görünmüyor mu?" Arthur Schopenhauer