Nankörlük etmeyeyim; bütün minderler güzeldi, bütün ev sahipleri şefkatli. Ama benim ailem, benim evim, benim minderim değildi hiçbiri. Sahiplenemeyeceğim kadar sık değiştiler ve günbegün uzadı kayıplarımın listesi. Kangren değildim fakat her seferinde başka bir parçam kesildi.
Ağaçların hışırdayan yapraklarından, evlerin çatısındaki kırmızı kiremitlere, sakız beyazı yatak çarşaflarından, balkona asılmış rüzgârgüllerine kadar hemen her şey incitmeye başladı beni. Yolun ilk günü bile kaç kere gözlerim alev alev yandı. İnsan bir deniz fenerine bakınca ağlamak ister mi? Ne saçmalık!
İnsan yeterince uzun bakarsa, varlığını yutmaya talip olana bile kapılabiliyor. Kendini ona, onu kendine ait hissedip hücumunda teslimiyetçi erinçler bulabiliyor. Tanışıklığın sahtekar konforu bu. Bu budalaca yalanı da, ona inanma ihtiyacını da nerede görsem tanırım.