Boşanmak, sadece iki insanın yollarını ayırması, bir imzanın hükmünü yitirmesi değildir bazen. Hele ki ortada bir çocuk varsa, o imza atılırken kurulan bağ, mahkeme salonlarında tek celsede kopup gitmez. Çünkü evlilik birliği sona erebilir ama anne ve babalık, altına bir kez imza atıldıktan sonra fesh edilemeyen "ölümsüz bir akrabalıktır."
İşte tam da bu yüzden, o çok sevdiğim tanımımla söylemek gerekirse: Çocuk varsa, anne ile baba arasında artık ömür boyu sürecek bir "hayat hukuku" başlar.
Sosyal medyada karşıma çıkan bir paylaşım tam da bu yaraya parmak basıyordu: Eski eşinin doğum gününde çocuklarıyla ona çiçek gönderen bir babanın hikayesi... Çevresindekiler "Neden hala hediye gönderiyorsun?" diye şaşırırken, o babanın verdiği cevap aslında hepimize bir insanlık, bir ebeveynlik dersi: "İleride kocaman birer adam olacak iki çocuğum var. Annelerine nasıl davranırsam, onlar da ileride eşlerine nasıl davranmaları gerektiğini öğrenecekler."
Ne kadar doğru, değil mi?
Toplum olarak boşanmayı hep bir "savaş", eski eşi ise "düşman" gibi görmeye o kadar kodlanmışız ki, medeni kalanları, çocuğunun geleceği için ortak bir paydada buluşanları hayretle izliyoruz. Oysa asıl hayret edilmesi gereken, bir zamanlar hayatı paylaştığın, çocuğunun diğer yarısı olan insana boşanma sonrasında nefret beslemektir.
Boşanmış bir anne olarak her zaman şuna inandım: Bizlerin evlilik birliği bozulmuş olabilir, ama o çocuğun gözünde biz hala bir aileyiz. Aynı çatı altında uyumuyor oluşumuz, bir çocuğun hayatındaki güven kalesini yıkmamıza mazeret olamaz. Ayda bir kez de olsa bir araya gelip aynı masada yemek yiyebilmek, çocuğa "Biz senin için hala buradayız" diyebilmek, ona verilecek en büyük mirastır.
Çocuklar bizim söylediklerimizi değil, ayak izlerimizi takip ederler. Biz birbirimizin