Kitaplar evimizde nadir görülen bir şeydi. Ekmeğin daha önemli olduğu düşünülürdü. Karnımızı doyurmak, zihnimizi doyurmaya çalışmaktan daha hayati bir mesele gibi görünüyordu bize.
Artık kendimden kaçamazdım, bunun için çok büyümüştüm. Gün geçtikçe ailem irili ufaklı binlerce şekilde teker teker büyüyüp -bana göre- kendi kendine yeten garip yetişkinlere dönüştükçe kendi varlığımın sınırlarını, sıkıcılığını, hapsolduğu o dar alanı görüyor ve hissediyordum. Dört bir yanım faaliyet, çaba ve büyümeye dair işaretlerle doluydu. Herkesin yapacak bir işi, onları meşgul edecek, zihinlerini ve ellerini aktif tutacak bir şeyleri vardı. Hayatlarını bir bütün haline getirecekleri, enerjilerini akıtabilecekleri ve kendilerini doğal bir şekilde ifade edebilmelerini sağlayan ilgi alanları, faaliyetler ve amaçlar edinmişlerdi. Benim ise sadece sol ayağım vardı.
Annem bendeki değişikliği fark etmişti ve sanırım bunun nedenini biliyordu ama hiçbir şey söylemedi. Beni evdeki herkesten daha iyi anlıyordu. Onu kandıramazdım çünkü mutlu ya da üzgün olduğumu her zaman esrarengiz bir şekilde anlardı, sanki hissettiklerimin yarısını hissedebiliyordu. Artık neredeyse her zaman üzgün, huysuz ve kendi içime kapanık olduğumu görüyordu. Eskisi gibi evin içinde gezinmiyor, onun yerine büyük koltuğa kıvrılıp oturuyor, ateşe ya da sadece duvara bakıyordum.
Oysa mülkün tekelde ve mutlak olduğu bir devlette eşitlik kurulamaz sanırım, çünkü orada herkes çeşitli yollarla kazanabildiği kadar kazanma hakkını görür kendinde ve ulusun zenginliği ne kadar fazla olursa olsun, eninde sonunda başkalarının yoksulluğuna göz yumacak küçük bir azınlığın elinde toplanır.