— Onun bütün kederleri benden gelmiyor ki. Ben bahaneyim adeta.
Orhan bu sözdeki fikri evvelce aşk meselelerine tatbik ederek çok düşünmüştü. Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müspet ve menfi hadiselerinden gelen bütün hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içine sıkışarak büyüyor; aşkta; bir şey değil, her şeyi istiyoruz, bir şeye değil, her şeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor. Sanıyoruz ki İhtirasımız kendi kendisinden ibarettir; hakikatte bütün ruhumuzu ihtiva eder ve diğer bütün ihtiraslarımızı kendi rengine boyayarak bizi aldatır. Belki ruhun bu vahdete ihtiyacı, kendi girift âlemini tanımak aczindendir, fakat aşk, bu sahte ve suni vahdet içinde bizi bir an aldattıktan sonra ruhumuzun daha çıkmaz ve karmakarışık derinliğine bizi atar.
Beni yeni bir zaviyeden düşünmeye mecbur ediyorsunuz. Etrafınızdaki eşya ile mukadderatımız arasında birtakım bağlar olduğunu hissediyorum. Mesela balkon kapısı dediniz. Işık şimdi sizin yüzünüze sol taraftan geliyor. Ben dikkat ettim ki çehrelerimizin manaları ve tesirleri aldıkları ışıklara göre değişir. Belki bunlar küçük farklardır. Fakat küçük de olsa hadiseler üstünde başka başka tesirleri vardır. Fotoğrafçılar, sinemacılar ve ressamlar bu farkları pek güzel hesap ederler, değil mi? Bu balkon ışığı size arkadan veya soldan gelseydi, belki de sizin benim üstümdeki tesiriniz de biraz değişecekti. Biraz, fakat etrafımızdaki eşyadan yağan bu “biraz”ları yanyana getiriniz, çoğalır; belki de bahtımıza yeni bir veçhe verecek kadar.