Dünya geliştiricilerinin düșleri artık efendi kişilerin araçlarından başka bir şey değildir. Geç demokraside ırk ileri fırlar veya idealleri kendi kölesi yapar, ya da onlara kötü muamele ederek bir kenara atar. Mısır tebasinda, Roma'da Çin'de de bu böyleydi, fakat bizimkinde olduğu kadar hiçbir medeniyette hükmetme arzusu kendisini böylesine engellenemez bir şekilde açığa çıkarmamıştır. Kütlenin düşüncesi, dolayısıyla hareketi demirden bir baskı altında bulundurulmaktadır. Bu nedenle, ancak, insanların okuyucu ve seçmen olmałarına izin verilmiştir: yani çift taraflı kölelik. Halbuki partiler birkaç kişinin itaatli maiyeti haline gelmektedir, gelecek sezarizmin gölgesi onlara dokunmak üzeredir,
Keza, Orta Asya’nın çölde kaybolup gitmeden önce müreffeh hayatının son evresine yaklaştığını biliyoruz. Orta Asya’nın, Çin ile Ortadoğu arasında, sınırları çok çok aşan bir ticarî hayatın yeşermesine zemin hazırlayan bir rota [İpek Yolu Kervan Ticareti] sunduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla, bu büyük medeniyetler hem iç ticaretle, hem de dış ticaretle ayakta kalmayı ve müreffeh bir hayat kurmayı başarmışlardı. Ote yandaysa, kıyı hattı (Karadeniz kıyıları, Batı Akdeniz kıyıları ve Atlantik’in Avrupa kıyıları) boyunca
uzanan yarı-barbar bir Avrupa vardı.
“Ortadoğu ve Türkiye için sosyalizm lüks bir moda. Buna batılı görünmek hevesi de denebilir. İster moda deyin, ister inancını yitirmiş yöneticilerin batılı görünmek hevesi deyin, gerçek ortada. Hristiyan misyonerlerinden kalan boşluğu sosyalist aydınlar doldurdu. Batılının yıllar yılı özlemini çektiği, rüyasını görüp bir türlü gerçekleştiremediği insanî düzeni, Osmanlı Devleti gerçekleştirmişti. Ne istediğini, nerelerden geldiğini bilmeyen genç aydınlar, yani yüz yıldır batı sularında dolaşan ve bir türlü yanlışlardan kurtulamayan nesiller, batıdan öğrendikleri her şeyi kutsal biliyor ve onlarla eşit haklara sahip olmak için sosyalizme can kurtaran simidi gibi sarılıyor sonunda. Halbuki sosyalizm, bizim için kişiliği ortadan kaldıran bir şey. Bütün özelliklerimizi ve bizi biz yapan tarihî değerlerimizi inkâr etmeden sosyalist bir düzen kurulamaz. Batılı için bu mümkün belki. Temelde hristiyan olan bir dünyanın sosyal görüşleri çünkü. Baştan beri gerçekleştirilemeyen, fakat hep özlenen ve gerçekleştirilemeyecek kadar tabiata aykırı bir eşitlik özlemi. Bilimsel kılıklara sokulanı ise, akla aykırı doğmalar bütünü. Her türlü zorbalığı alkışlayan ideolojilerin önüne sosyalizmi koyup insancıl bir görünüş sağlayarak ruhları kundaklayan batılının oyunu. Yani, az gelişmiş ülkelere kitaplarla gönderilen Avrupa patentli afyon, çağdaş hastalık. Çin limanlarına esrar indiren batılı, Ortadoğuya sosyalist öğrenci postaladı. Bizim nesil onların suyunun nun suyunun suyu. Üniversitedeki liberalist, marksist, nasyonalist profesörler, hep bir yanlarıyla ithal malı. Bozuk Türkçelerinden başka bizim olan nesi var bu adamların? Bu sosyal çalkantının, sokak çatışmalarının, heder olan ömürlerin, yıllardır sürüp giden yanlışların tek sorumlusu onlar.”
- "Birden camın önünde biri durdu."
- "Kim?"
- "Kim olacak, Suna."
Mualla'nın kızı Suna. Genç irisi derler ya öyle işte. Basbayağı yeri incitmek istemezmiş gibi minik adımlarla bir salınışı vardır, görmeli. Bundan olacak "İncitmez" lakabını takmışlar. Tüm kasabanın gözü üstünde. Gelip öylece cam önünde duruvermiş. Bir camaltı resmi gibi. Sen say Çin padişahının kızı. Doğrudan Turan'a bakıyor. Oğlan içeride, cam gerisinde. Kızı görür görmez çarpılmış. Venüs'ün "Nü"sü, biçimden çıkmış. İki kolu yanına inmiş, yaprak gibi titriyor. Kız pirelenip içeri girmesin mi? "N'oldu Turan Bey," diyerek gelip elini tutmasın mı? Bizimki zaten üfürsen düşecek, o temas sonucu yıkılıvermiş. Mualla Hanım, dükkanda olan müşteriler kolonya falan koşturmuşlar, Turan onca kadının arasında az sonra ayılıvermiş.
"Eli elime değdi de,
Hem ben yandım hem kendi,"
diye türküye başladım.
Turan: "Dalganın yeri değil," diye susturdu. Meyus ve umutsuz... "Sadece ben yandım abi, kızın umurunda mı?"
Çin, caminin İslam nazarındaki önemini ve Müslüman bir toplumun teşekkülünde caminin oynadığı kritik rolü derinlemesine kavramış. Camiyi toplumsal hayatın merkezi olmaktan çıkarınca, diğer dini mekânlar zaman içinde sadece nostaljik ve kültürel birer nesneye dönüşüyor. Dolayısıyla güncel bir siyasi mesaj taşımayan ölülerden, kabirlerden ve türbelerden korkmak için herhangi bir neden de yok.