Kişiliğin nasıl zenginliği, içsel kaynaklarla beslenen bir çoğalmanın bilincine varmaktır. Ruhumuz yeterince geniş değilse, nesnemizin büyüklüğüyle asla baş edemeyiz. Bu nedenle, insanın görevinin büyüklüğüne göre büyüdüğü sözü çok doğrudur. Ama büyüyebilme yetisi insanın içinde yoksa, en zor görev bile işe yaramaz, olsa olsa insan görevin altında ezilir.
Bilinçli niyetlerimiz, başlangıçta nedenlerini bilmediğimiz, az çok bilinçdışı müdahalelerle sürekli bozulur ya da engellenir. Psike bir bütün olmaktan çok uzaktır, tam tersine, birbiriyle çelişen itki, ketlenme ve duygulanımların kaynadığı bir kazandır ve çatışmaları bazı insanlar için o kadar katlanılmaz hale gelir ki, teolojinin vaaz ettiği kurtuluşu bile dilerler.
Duyarlılıkları büyük içsel yankılanmalar uyandırarak daima birlikte titreşen ve asabi mizaçları nesnelerin temel ilkeleriyle sürekli uyum içinde olan, keder ve haz karşısında ayrıcalıklara sahip bulunan o nadide varlıklar grubuna ait değil miyiz? Onları her şeyin uyumsuzluk içinde olduğu bir ortama koyduğunuzda, bu kişiler korkunç acılar çeker, ama buna koşut olarak kendilerine sempatik gelen düşüncelerle, duyumlarla ya da varlıklarla karşılaştığında hazları coşkunun doruklarına yükselir. Ama bizim için, felaketlerin, sadece aynı hastalıkla zedelenmiş ve birbirlerine çok benzeyen kavrayışların karşı karşıya geldiği ruhlarca bilinen üçüncü bir yaşam alanı daha vardır. Bazen ne iyilikten ne de kötülükten etkileniriz; o zaman içimizdeki boşlukta harekete geçen dokunaklı bir org, hiçliğin yararsızlığına karşı isyan eden bir ruhun korkunç çelişkisini andırırcasına, nedensiz yere duygulanır, bir ezgi üretmeden sesler çıkarır, sessizlikte yitip giden vurgular savurur! Gücümüzün, tıpkı bilinmeyen bir yaradan kanın boşalması gibi, tamamıyla tükendiği bezdirici oyunlar. Duyarlılık seller gibi akar, bunu günah çıkarma bölmesinin kulaklarının duymadığı korkunç çökkünlükler, betimlenemez melankoliler izler. Ortak kederimizi izah edebildim mi?