Bu ülkenin bütün ırklarını tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren Islamiyet olmus. Biolojik değil, moral bir vahdet. Yani vahdetlerin en büyuğu, en mukaddesi. Ayni seylere inanmak. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için ölmek ve yaşamak Lazı, Kürdü. Arnavudu düğüne koşar gibi ölüme kosturan bir inanç bu. 600 yıl aynı potada erimek ve kainata meydan okumak, zaferden zafere koşmak, beraber ağlayıp, beraber gulmek. Sonra çözülüş, çürüyüş, kokuş. Ve bir mezarlık haline gelen memleket. Tarihin dışına çıkan Anadolu.
Güzel insanlar vardır… Kalabalığın içinde kaybolmayan, kalabalığı güzelleştiren insanlar… Her biri kendi yolunda yürür, kendi iç sesini dinler; ama yürüdükleri her yerde bir incelik bırakırlar ardında. Kuşlar gibi… her biri kendi göğünde öğrenir uçmayı, kimseye yaslanmadan, ama kimseyi de incitmeden… Çiçekler gibi… her biri ayrı bir hikâye toprağın sessizliğinde açar; kimi gülüşüyle, kimi duruşuyla dünyaya hafiflik taşır. Peki ya biz? Biz, güzel insanların topluluğuyuz… Bir araya geldiğinde büyüyen, birbirine dokundukça sonsuzluğa bürünen bir gönül gibi… Aynı gökyüzüne bakan ama farklı pencerelerden bakan insanlar… Birbirini ezmeden, birbirini eksiltmeden çoğalan… Nasıl mı? Bir düğüm değiliz biz, bir çözülüş de değil…
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İlk nefes ve sonsuz yankı
Yolculuğun en başında kalbe düşen o ilk aşk ve varlık mayası, şimdi on sekizinci sayfada kainatı kuşatan muazzam bir vuslat dairesine dönüşüyor. Birinci sayfada hayretle baktığın o tek bir nokta, aslında bütün bu hayat kitabının ve onca imtihanın içinde saklı olan gizli bir özden ibarettir. Sen sanma ki çektiğin her ah ve dökülen her gözyaşı o ilk yaratılış neşesinden bağımsızdır, aksine en baştaki o bela sözünün yankısı bugün yaşadığın her hadisenin içinde gizli bir cevap olarak titreşmektedir. Bir nehir kaynağından ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın aslında hep o ilk sese, o ilk doğuşun saflığına geri dönmek için akar ve sen de geçtiğin her merhalede aslında o baki olan Allah’a olan ilk sözünü tazelemektesin. Bak bir ağacın en ucundaki meyve, aslında o ağacın kökündeki ilk niyetin ve ilk programın bir meyvesidir, yani son aslında başlangıcın kendisidir. Hayatındaki her düğüm ve her çözülüş, seni o ilk sayfadaki o safiyete ve o ilk aşka geri götürmek için kurulan ilahi bir köprüdür. Sen bu sayfaları çevirirken aslında dışarıda bir yerlere gitmiyorsun, kendi ruhunun en derinindeki o ilk mühre, o sonsuz cemalin senin kalbine bıraktığı mukaddes izlere doğru yürüyorsun. Gördüğün her renk ve işittiğin her ses, birinci sayfada bahsedilen o büyük sanatın bugün senin hayatına düşen farklı birer gölgesidir. Bir kitabın ortasından okumaya başlayan kişi hikayeyi eksik sanır ama başından beri yolu takip eden sen, artık her acının içinde o ilk sevgilinin şefkatli dokunuşunu hissedebilirsin. Kaderin kalemi senin için yeni bir şey yazmıyor, sadece o en baştaki sonsuz ilmi senin hayat sayfan üzerinde bir nakış gibi görünür kılıyor. Bu derin sükutun içinde anlıyorsun ki, birinci sayfadaki o ol emri bugün senin her nefesinde yeniden tecelli etmekte ve seni baki bir istikbale
Eylemsizliğin Laneti
Eylemsizliğin laneti, çoğu zaman fark edilmeyen fakat varlığın en derin katmanlarını kemiren bir eksilme hâli olarak belirir. İnsan, yaratılış anlatılarında çoğu kez kusurla damgalanır; eylem ise bu kusurun zorunlu dışavurumu, telafisi imkânsız bir kader gibi sunulur. Sisifos’un kayası, Gılgamış’ın arayışı, Homeros’un kahramanları… Hepsinde ortak olan şey, kusurun aşılabilir bir hata değil, ancak eylemle katlanılabilir bir yazgı oluşudur. Kusur tekâmül ettirilemez; çünkü kusur, tam da hareketin gerekçesidir. Bu bağlamda bazı düşünce sistemleri eylemi bir yük, bir cezalandırma biçimi olarak kodlarken, bazıları onu varoluşun meşru ve hatta kutsal bir ritmi olarak görür. İslam’da çalışma, edilgenliğin değil, varoluşla uyumun bir tezahürü olarak değer kazanır; eylem, bir tür ibadet gibi anlamlanır. Ne yalnızca Marx’ın homojenleştirici zorunluluğuna indirgenebilir bu durum, ne de liberal tahayyülün uçsuz bireyselliğine. Eylem burada ne bir zorunluluk travmasıdır ne de salt bir özgürlük gösterisi; daha çok, varlığın kendini gerçekleştirme biçimidir. Fakat asıl mesele burada başlar: eylemin yokluğu. Üretmeyen zihnin, hareketsiz bedenin içinde biriken o ince, neredeyse duyulmayan huzursuzluk. Eylemsizlik, sanıldığı gibi bir dinlenme hâli değil, giderek kendini çoğaltan bir eksilmedir. İnsan, akıştan çekildiğinde yalnızca zamanı değil, kendisini de yitirir. Çünkü var olmak, sürekli bir oluş içinde kalmayı gerektirir; bir dönüşüm, bir bozulma, bir yeniden kurulum döngüsünü. Ölüm bile bu döngünün dışında değildir; o, bir nihai durak değil, başka bir düzeyde devam eden bir dönüşümün parçasıdır. Oysa eylemsizlik, bu sürekliliğin dışına sızan, zamanın dokusuna karşı işleyen yapay bir duraklama hâlidir. İnsan, kendi morfolojisine aykırı biçimde, bir anı dondurmaya, bir boşluğu
Bıraktığın yer Kalırım sandığın o ruh hali. Bitmez denilen o geceler Sabahlara carsaf carsaf serildi. Anlatamam dediklerim Sessizce çözüldü.
Türk-Kürt Kardeşliği
#293892733 👆Tümüne katılmakla birlikte Konuya istinaden 👇 Unutulmamalıdır ki, bugün karşılaştığımız sorunlar aslında yüzyıllık bir "matrisin" sistematik tekerrüründen ibarettir. Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl'in emperyalist güçlerle yürüttüğü iş birliği neticesinde Osmanlı parçalanmış; topraklar, enerji kaynakları ve jeopolitik hatlar üzerinden pay edilerek bölgede emperyalizmin jandarmalığını yapacak olan garnizon İsrail Devleti kurulmuştur. Bu stratejik mühendisliğin değişmeyen yöntemi, bölgenin kadim halklarını büyük vaatlerle "vekil güç" olarak kullanıp, işleri bittiğinde onları kaderlerine terk etmektir. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş sürecinde "Büyük Ermenistan" vaadiyle Ermeniler kışkırtılmıştı; bugün de benzer bir senaryo "Bağımsız Kürdistan" hayali üzerinden Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynanmaktadır. Hrant Dink’in bu coğrafyanın hafızasına kazınması gereken o meşhur ikazı, bugün yaşananları yıllar öncesinden teşhis etmektedir: "Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi; kendilerini Osmanlı’nın zorundan kurtaracaklarını sandılar. Ama yanıldılar. Çünkü o güçler geldiler, kendi işlerini, kendi hesaplarını yaptılar ve çekilip gittiler. Burada ise kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar. Bugün Kürtlerin yaşadığı da aynıdır; Amerika gelir, kendi hesabını yapar, işine bakar ve işi bittiğinde çeker gider. Ondan sonra insanları burada kendi dertleriyle, kendi kavgalarıyla baş başa bırakır." instagram.com/p/DTXsbyFDVoo/?... instagram.com/reel/DTF5w8zkkS... Her iki senaryoda da temel amaç,
Teröre ve Yandaşlarına Hayır(!)