Geçmişin izleri bazen bedenimizde, bazen zihnimizde, bazen de kalbimizin en kuytu köşelerinde kalır. Zamanla solacaklarını düşünürüz ama solmazlar; yalnızca biz onlarla yaşamayı öğreniriz. Ben de yıllarca bazı yaraların üstünü örttüm, unuttum sandım. Ama ne zaman yalnız kalsam, o sessizlikte birer birer yeniden yüzeye çıktılar. İşte o an fark ettim; izler silinmiyordu, ben onlara bakmayı öğreniyordum.
Kabulleniş kolay bir şey değil; "tamam, oldu ve geçti" demekle bitmiyor. Ama kabullendikçe insanın ruhunda bir direnç oluşuyor. Ben, yaşadığım kayıpları kabullendikçe, onların ağırlığı hafiflemedi ama onları taşıyacak gücüm arttı. Hatta bazen o acılar bana yol gösterdi; “işte burası senin kırıldığın yerdi, artık aynı noktada kırılmamayı öğren” dedi içimdeki ses.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, izlerin bana ait olduğunu, onların benim hikâyemin bir parçası olduğunu görüyorum. Eğer o yaralar olmasaydı, belki bugün olduğum kişi de olmazdım. Bu yüzden kabullenmek acıyı söndürmedi ama beni ben yaptı. Ve belki de en büyük güç, tam da orada saklı: acıya rağmen yürüyebiliyor olmak. Acının içinde yürümek, bazen yalnız bir ormanda ilerlemek gibi; karanlık, sessiz ve zorlu. Ama o ormanda yürüdükçe fark ediyorsunuz ki, ayak izleriniz sadece sizin değil, aynı zamanda geçmişin size bıraktığı rehberlik. Her bir iz, bir ders, bir uyarı, bir hatırlatma. Ve insan, bu izlere baktıkça kendine dair daha derin bir anlayış kazanıyor.
Bazen geçmişin gölgesi hâlâ üzerime düşüyor, eski kırgınlıklar, unutulmuş hayaller çıkıp geliyor. Ama artık onlara eskisi gibi boyun eğmiyorum. Onları fark edip, kabul edip, yanlarından geçiyorum. Çünkü artık biliyorum ki, acıdan kaçmak değil, onunla birlikte yürümek insanı gerçek anlamda güçlendiriyor.
İzler, her ne kadar geçmişten gelen yükler olsa da, aynı