İlk Camus okumamın bu kadar gecikmiş olması büyük bir kayıp. Klasiklere başlarken genelde büyük beklentilerle başlamam, olaylardan çok duygu ve analiz okuyacağımı bilirim çünkü. Ama bu kitabı elime alırken bir beklentiye girdiğimi itiraf etmeliyim. Ve beklentim sonuna kadar karşılandı.
Meursault, hayata, hepimizin hissetmeye programlandığı duygulara, toplumsal normlara yabancı bir adam. Annesinin ölü bedenine, mezarına, arkadaşının suçuna, partnerinin sevgisine, yaşlı Salamano’nun ne kadar dövse de arkasından ağladığı köpeğine... her şeye yabancı. Kendi hayatına bile dışarıdan bakan, sadece izleyen bir adam.
Karşınıza, alışıp kabullendiğiniz duygulara karşı böylesine umarsız bir bakış açısı geldiğinde insan ister istemez durup düşünüyor: Ölüm, aşk, dostluk... gerçekten bir önemi var mı bütün bunların?
Ama bence var. İnsan hayatında bunların öyle büyük bir yeri var ki, Meursault bu duyguları anlamlandıramadığı, onlara yabancı kaldığı için hikâyenin sonunda toplum tarafından cezalandırılıyor, infaz ediliyor.
Kitapta Meursault'nun bir adamı öldürürken ve papaza sinirlendiğinde neden böyle ani tepkiler verdiğini başta anlamadım. Bu kadar tepkisiz, neredeyse duygusuz bir adam bir anda nasıl böyle davranabilir? Adamı bir kere vurup sonra dört el daha ateş etmesi… Camus neyi anlatmaya çalışıyordu?
O sahneye döndükçe sanki güneşin yakıcılığı, başının içindeki uğultu, göz kamaştıran o beyazlık... hepsi birleşip Meursault’yu bir noktada çıldırtıyor gibi geliyor bana. Yani bu, öfke değil. Daha çok, insanın artık hiçbir şey hissetmemekten bıktığı bir an. Bence Meursault o anda hayatın tüm anlamsızlığını yüzüne yiyor ve ne yapacağını bilemeyince tetiğe sarılıyor.
Papaz sahnesinde de benzer bir şey var. Meursault, “pişman ol, Tanrı seni affeder” denildiğinde deliriyor. Çünkü