Bu sene 11. sınıfım ile birlikte okuduk, ekim ayı kitabımız oldu. Bilmiyorum kaçıncı okuyuşum, böyle her sene bir sınıfı bahane edip okurum, okuturum. Her okuyuş ilk okuyuş gibi olur, bu önemli işte. Her seferinde bir hayvana takılırım, kendimi bulurum onda, bu da önemli. Bundan önce epey bir süre Boxer'cıydım, ah güzel Boxer diye döne döne yanardım ona. Ama şimdi Benjamin der oldum, kendimi bulmaya başladım onda. Sanırım artık ben de onun gibiyim, her şeyden herkesten elimi eteğimi çektim. Uğraşmak boş, çünkü biliyorum ki hiçbir şey öncekinden daha iyi olmayacak. Hiçbir zaman daha iyi ya da daha kötü diye bir şey yok, olmayacak diye düşünüyorum, zorluk ve hayal kırıklığı ve açlık hiç bitmeyecek gibi geliyor. Evet dünyanın kanunu bunlar. Ben de katılıyorum ona artık ve bu seviye ,Benjamin seviyesi, başka bir seviye, geldi bu sefer bana. Tüm kitap boyunca ona odaklandım durdum, gözümü ondan alamadım. Benjamin bizim, yani modernizmin yarattığı umutsuz, pasif ama her şeyin de farkında olan, sadece gerek duymayan günümüz insanını temsil ediyor taaa 1940'lardan. Orwell'a bir kez daha saygı duydum, bu nasıl doğal bu nasıl tam kıvamında bu nasıl eksiksiz bir roman yazmaktır. Her şeyiyle hepsiyle tam, tüm. Hani bütün kitaplar eşittir ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir dedirtecek bir roman, bütün yazarlar eşittir ama bazı yazarlar öbürlerinden daha eşittir'lik yazar. Heh işte, öyle. Ne diyelim başka, en iyisi "Seneye görüşmek üzere." diyelim, bitirelim.