İlkine göre, insan esasen eylem için doğmuştur; ölçülerinde beğeni ve duygulardan etkilenmiştir; bir nesnenin peşinden koşup koşmayacağına bu nesnelerde olduğu görünen değere ve bu nesnelerin kendini hangi ışık altında takdim ettiğine bakarak marar verir.
Diğer filozof türü ise, insan eyleyen değil, aklıyla var olan bir varlık olarak görür; ve davranış tarzlarını geliştirmekten ziyade anlama yetisi sağlayan ilkeleri bulmak için insan doğasının spekülasyon konusu olarak görür ve anlama yetimizi düzenleyen, duygularımızı uyandıran ve belli bir ereği, eylemi ya da davranışı onamamızı ya da kınamamızı sağlayan ilkeleri bulmak için insan doğasını kapsamlı bir tetikle inceler.
Kalbimizdeki hisler, tutkularımızdakı galeyan, duygularımızdaki ateşlilik bu felsefenin ulaştığı tüm sonuçları yok eder ve büyük bir filozofu resmen avamdan birine dönüştürür.
Aklımız doğaya egemen olan yeni bir dünya yaratmış ve onu ucube makinelerle donatmıştır.Bunlar bizim için o denli vazgeçilmez olarak görünmektedir ki onları bırakmak olasılığım bile düşünemiyoruz. İnsan bilimsel ve araştırıcı ruhunun serüven dolu esinlerini izlemeye, kendi muhteşem kazanımlarma hayran olmaya mecburdur.
Aynı zamanda korkunç dehası, kitle halinde intiharları giderek daha da olası kıldıkları için gittikçe tehlikeli olan nesneleri bulmak gibi garip bir eğilime de sahiptir.
Hızla artan dünya nüfusu karşısında insanoğlu, giderek yükselen bu taşkını durdurma çarelerini aramaya başlamış bulunuyor. Ama doğa, insanın yaratıcı ruhunu insana karşı yönlendirerek hepimizi geride bırakmaktadır. Örneğin hidrojen bombası nüfus artışına çok etkin bir son verebilecektir. Doğaya egemen olduğumuz düşüncesiyle böylesine gururlu olmamıza karşın, aslında onun kurbanlarıyız, çünkü daha kendimizi kontrol altında tutmayı bile öğrenebilmiş değiliz. Yavaş fakat görünüşe baküırsa kaçınılmaz şekilde mahvoluşa doğru ilerliyoruz.