Sembolün hiçbir zaman kesin biçimde tanımlanamayan veya tam olarak açıklanamayan daha geniş"bilinçdışı" bir yönü vardır. Bunun tanımlanması ve açıklanması da beklenmez.
"Çocukluğumda din tarihine geçmiş kişiler
arasında kaderi bana en acıklı gelen, kırk gün boyunca onu
gemiye hapseden tufan yüzünden Nuh Peygamber’di. Daha
sonraları sık sık hastalanmaya başladım ve ben de uzun
günler boyunca “gemi”de hapis kaldım. O zaman anladım ki,
gemi kapalı, yeryüzü karanlık olduğu halde Nuh dünyayı en
iyi gemiden görebilmişti. Nekahet dönemine girdiğimde, bir
an olsun yanımdan ayrılmayan, geceleri de yanımda kalan
annem “geminin kapısını açıp” çıktı. Ama tıpkı güvercin
gibi, “o akşam yine geldi”. Sonra tamamen iyileştim, annem
de güvercin gibi “bir daha gelmedi”. Tekrar yaşamaya
başlamam, kendimden uzaklaşmam, anneminkiler kadar tatlı
olmayan sözlere kulak vermem gerekti; hatta bununla da
kalmadı, annemin o güne kadar hep yumuşacık olan sözleri
de artık hayatın ve bana öğretmesi gereken görev bilincinin
sertliğini taşıyordu. Tufanın tatlı güvercini, peygamberin
sizin gittiğinizi görünce dünyanın yeniden doğuşundan ötürü
yaşadığı sevince bir hüznün de karışmadığını düşünmek
mümkün mü? Hayatın askıya alınmasının ve çalışmaları, kötü
arzuları yarıda kesen gerçek “tanrısal ateşkes”in dinginliği;
ölümden sonrasının gerçeklerine bizi yaklaştıran hastalığın
ihsanı ve onca lütfu, “ağırlığıyla ezen anlamsız süslerle
peçeler”, münasebetsiz bir elin “özenle topladığı saçlar”;bir anneyle bir dostun kim bilir kaç kez bize kederimizin
çehresi ya da aczimizin ihtiyaç gösterdiği koruyucu hareket
gibi görünmüş, nekahetin eşiğinde kesilecek olan yumuşak
sadakatleri; gemi güvercininin sürgündeki torunları, hepinizi
uzağımda hissetmek bana çok ızdırap çektirmiştir.
"Hayat bizi amansızca sıkıştıran, hiç durmadan
ruhumuzu acıtan zorlu bir iştir. Hayat bağlarının bir an
gevşediğini hissettiğimizde basiretli bir dinginlik
hissedebiliriz."