Kimlik ve aidiyet ilişkisini anlatan harika bir eser. Lübnan doğumlu ve Fransa’da yaşayan, Arap kökenli bir Hristiyan olarak tanımlıyor kendini Amin Maalouf. Kitap boyunca da aslında tüm bu değişkenlerin onun üzerinde yarattığı etkiden birçok iz görüyoruz. Doğudan ve Batıdan aldıklarını hayatında “insan” kimliği altında sentezlemeye çalışırken yaşadığı birçok probleme tanık oluyoruz. Ötekileştirildikçe belki de, “insan” kimliğine daha sıkı tutunduğunu görüyoruz. Ve bu eser, bu düşünceler, kelimeler onun bu kimliği ile ortaya çıkıp bizi bu kadar etkiliyor diye düşünüyorum.
Yakın zamanda yurtdışına yerleşecek olmamdan kaynaklı olduğunu düşündüğüm birçok soruyla yüzleştirdi beni bu kitap. Özüyle ele aldığımızda kimlik kavramı her birimizi biz yapan özellikler olarak tanımlanmalı. Yani temel olarak çeşitlilikten bahsetmeliyiz gibi görünüyor. Fakat günlük hayata baktığımızda kimliklere dair birçok indirgemeyle karşılaşıyoruz. İnsanlar dile, dine, ırka, cinsiyete, yaşadığı yere ve daha birçok şeye göre kategorilere ayrılıyor. Ve bu da bizim herkese bu kategoriler süzgecinden bakmamıza neden oluyor diyor Amin Maalouf.
"Başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak da gene bizim bakışımız."
Belki de bu kalıplara sıkıştırma hali dünyadaki birçok problemin merkezinde yer alıyor. Bu görüşler doğrultusunda dinleri, siyasi görüşleri, dilleri, insanlar arasındaki iletişim yollarını, toplumsal yapıları örnekler üzerinden kıyaslayarak açıklamaya çalışıyor. Bizi de okuyucular olarak birçok soruyla baş başa bırakıyor.
Amin Maalouf’un diline aşina olanlar okumaktan zaten büyük keyif alacaktır. Hem içerik hem de yapı olarak çok etkileyici, dolu dolu bir eser olduğunu düşünüyor ve tavsiye ediyorum
Ölümcül KimliklerAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 20199,8bin okunma
Hanne Ørstavik ile Kuzey’e doğru bir seyahate çıktım sayfalar boyunca.
Vibeke ve Jon’un hayatından bir kesiti okuyoruz aslında kitap boyunca. Birlikte yaşanan bir hayat… Bir o kadar da uzak ve kopuk birbirinden. Onların hikayesi bir bütün içindeki iki parçayı temsil ediyor sanki. Zihinlerinden geçenler ve dile getirilemeyenlerle birlikte bu hikayeyi ayakta tutmaya çalışıyorlar sanki. Anne ve çocuğun arasındaki ilginç bir bağı -belki de bağ kuramayışı- anlatıyor kitap. İkisi de kendi yolunda ilerlerken biz hikayeyi ikisinin gözünden ayrı ayrı görme fırsatı elde ediyoruz. Ana karakterler ve onların diğerleri ile kurduğu ilişkilerden onlara dair birçok şey öğreniyoruz.
Bir gün sonra 9 yaşına girecek bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasını kavrayışını, ebeveynini konumlandırışını ve onunla arasındaki görünmez bağı görünür kılmaya çabalayışına tanık oluyoruz. Aslında kitap boyunca birçok hayalet ebeveynle karşılaşıyoruz. Hayalet ebeveynler ve görülmeyen çocuklar.. Bu anlar benim için çok dokunaklıydı. Jon’un gözünde doğum gününün temsil ettikleri, en zorlandığı anda hayal gücüne sarılışı ve önemsenmeye dair beklentisi, son ana kadar ona tutunmaya çalışması da öyle… Aynı zamanda onun trenlere olan tutkusu da bir metafor üzerinden zihnime yerleşti. Trenin içerisinde olmak (gerçek hayatı deneyimlemek) ya da treni izliyor olmak (gerçeklikten uzak verilerle çevrili bir ortam yaratmak).. Jon’un kitap boyunca o trene sahip olma isteğini, trenle birlikte uzaklaşma isteğini görüyoruz, ki gerçekliği arıyor olması çok anlaşır geliyor. Bir yandan da o trene ulaşamama hali 9 yaşında bir çocuk için bu gerçekliğin çok korkutucu olmasını simgeliyor gibi görünüyor.
Yazarın anlatım yolu benim çok hoşuma gitti. Her değişen paragrafta Vibeke ve Jon’un yolu arasında gidip geliyoruz.
SevgiHanne Orstavik · Africano Kitap · 202054 okunma