O ana kadar köy, infazcıydı sadece. Hatta, belirli bir bilinci olmayan etobur bitki ya da obur bir solucandı ve adam da onların tuzağına düşmüş, zavallı bir kurbandan başka bir şey değildi. Ancak, eğer köylülere sorulacak olsa, unutulup terk edilen, esas kurban olan kendileriydi demek ki. Doğal olarak, dış dünyaya karşı herhangi bir sorumlulukları da yoktu. Üstelik, adam o faillerin bir parçasını oluşturuyorsa, dışarıya yöneltilen keskin dişlerin, doğrudan adama da yöneltilmesi hiç de tuhaf değildi.
Gerçekten de, firar şansının ne zaman, ne şekilde kendini
bulacağını artık hayal bile edemiyordu. Bir ümidi olmadığı halde beklemeye alışıp, nihayet kış uykusu mevsimi geçtiğinde, gözlerinin kamaşmasından dolayı dışan çıkamaması da olasıydı. Dilencilerin de, üç gün dilendikten sonra, bir daha vazgeçemedikleri söylenir... Öylesi içten çürümeler, galiba çok hızlı oluşuyordu...
Radyodan farklı olarak, bir geçit olabilmesi için, aynaya bakacak kişinin yanında birilerinin daha olması gerekmez mi? Artık başkalarının kadına bakma şansı kalmadıysa, ayna neye yarar ki?
(Radyo ve ayna... Radyo ve ayna...) Sanki insanın tüm yaşamı bu ikisinden oluşurmuş gibi! Elbette, radyo da, ayna da kişiyi başkalarına bağlayan bir geçit olmaları açısından benzeşiyorlar. Hatta, insanın varoluşunun temeliyle ilgili bir ihtiras olarak da görülebilirler.