Ne istediğim sorulduğunda, canım hiçbir şey istemez hale gelirdim. ‘Ne fark eder, nasıl olsa beni eğlendirecek bir şey yok’ düşüncesi hızla harekete geçerdi. Aynı şekilde insanların verdikleri şeyleri, ne kadar zevkime uymayan bir şey olursa olsun, bir türlü reddedemezdim. İstemediğim bir şeye, istemediğimi söylemez, istediğim şeyleri de gizli saklı çalıyormuşum gibi acı bir tatla, sözcüklere dökemeyeceğim bir korkuyla alırdım. Yani iki şeyden birini seçmeye bile gücüm yoktu.
‘Ne yolla olursa olsun güldürmeliyim; öyle yaparsam onların dediği ‘yaşantı’ nın dışında kalsam bile önemsemezler; her durumda, o insanların gözüne batmamalıyım; ben hiçim, rüzgarım, havayım’ gibi düşünceler içimde birikirdi.
Küçük bir azarı bile, gök gürültüsü gibi şiddetli hisseder, çıldıracak gibi olurdum. Cevap vermek şöyle dursun, o azarın, mutlaka insanoğlunun kırılmaz bir yasası olduğunu, kendimde o yasaya uyacak güç olmadığına göre, artık insanlarla birlikte yaşayamam herhalde, diye düşünürdüm. O yüzden ne sözlü tartışmalara girebilir, ne de kendimi savunabilirdim. İnsanlar bana kötü bir şeyler söylediğinde, tamamen feci bir yanlış anlamaya kapıldığımı sanar, her zaman o saldırıları sessizce kabul eder, iç dünyamda ise insanı çıldırtan bir korkuya kapılırdım.
Çocukluğumdan beri, ailemdeki insanların bile ne kadar bunalmış olduklarını, neleri düşünerek yaşadıklarını hiç kestiremezdim. Sadece, o kasvete katlanamaz, korkardım. Çoktan şaklabanlık konusunda ustalaşmıştım bile. Yani, her ne zaman olduysa, tek bir gerçek söz bile söyleyemeyen bir çocuk haline gelmiştim.
Öylece, şaklabanlık sayesinde ince bir çizgiyle, insanlarla olan bağımı koruyabildim. Dışarıya karşı, durmaksızın gülümseyen yüzümü gösterirken, iç dünyam ölüydü.