Deniz Sinanoğlu

Şu var ki, daha önce de belirttiğimiz gibi, yaşam konusundaki hiçbir kuram ona yaşamın kendisi kadar önemli gelmiyordu. Düşünsel kuramların, eylem ve deneyimden koptukları zaman ne denli çorak kaldıklarının iyice ayırdındaydı. Biliyordu ki duyuların da ortaya serebilecekleri, ruhunkilerden geri kalmayacak ayarda ruhsal olan gizemleri vardı.
Reklam
Dostlarının –ya da onu dost sananların– arasında tuhaf söylentilere yol açan uzun, gizemli yokluklarından sonra evine döndüğünde, Dorian Gray usulca üst kattaki odaya çıkar, artık üstünden ayırmadığı anahtarla kapıyı açar, eline bir ayna alarak, Basil Hallward’ın yapmış olduğu portrenin karşısına geçerdi. Bir, tuvalin üstündeki o yaşlanmış, kötülük dolu yüze, bir de sırlı camdan kendine gülen güzel, taze yüze bakardı. Aradaki zıtlığın keskinliği onun içindeki zevk kıpırtısını depreştirirdi. Kendi güzelliğine gitgide daha sevdalanıyor, ruhundaki çürümeyle gitgide daha yakından ilgileniyordu. Kırışmış alnın üstünü dağlayan, o dolgun, şehvetli ağzın kenarlarında oynaşan çizgileri sonsuz bir dikkatle ve ürkünç, insanlık dışı bir kıvançla inceliyordu.
“Ancak sığ kişiler bir duygudan kurtulabilmek için yıllarca beklerler. Kendi kendine söz geçirebilen bir kişi nasıl kolayca bir zevk icat edebilirse acısını da aynı kolaylıkla dindirebilir. Kendi duygularımın elinde oyuncak olmak istemiyorum ben. Duygularımı ben kullanmak istiyorum, onların tadını çıkarmak, onlara hükmetmek...”
Bir olayı konuşmazsan olmamış demektir. Harry’nin dediği gibi, olaylara, durumlara gerçeklik kazandıran şey onların dile getirilmesidir, doğrudan doğruya.
Bütün bu olup bitenlerin garip bir bilimsel açıklaması olamaz mıydı? Düşünce, yaşayan organizmalar üzerinde etki bırakabiliyordu madem, cansız, inorganik şeyler üzerinde de etki bırakıyor olamaz mıydı? Dahası... Bilinçli istek ve düşünce bile olmaksızın, bizim dışımızda bir şeyler, ruhsal durumlarımız ve şiddetli duygularımızla uyum halinde titreşimler yaratamaz mıydı: garip bir yakınlığın gizli aşkıyla atomun atoma seslenişi?
Reklam