Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldiklere yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, ruhumuzla yaşamaya, başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.
Kapat gözlerini. Dalga dalga yayılan sıcaklığı hissediyor musun? Küller etrafta uçuşuyor, kağıt parçaları önce kızıla ardından siyaha boyanıyor. Fahrenheit 451. Kitapların yanması için gereken sıcaklık bu. Şimdi gözlerini aç ve etrafındaki karanlık dünyayı incele. Önceden yangın söndürüp hayat kurtaran itfaiyeciler şimdi yangını kendileri çıkarıp hayatların son bulmasını sağlıyorlar. İnsanların bedenlerini değil elbette, düşüncelerini veriyorlar aleve...
Bu kitapta insanlar birbirleriyle sohbet etmiyor, düşünmekten kaçıyor ve sorgulamayı bırakmışlar. İnsanoğlu en zalim haliyle bu şekilde hapsedilebilirdi ancak. Onlar kendi zihinlerinin içine hapsedilmişlerdi. Yaşıyor gibi görünüyor olsalarda yaptıkları şey yaşamak değil; sadece nefes alıp vermekti. Baş karakterimiz Montag ise bu karanlık dünyada itfaiyecilik yapan onca ruhsuz insandan biriydi. Ta ki bir iş dönüşünde komşusu Clarisse ile biraz sohbet edene kadar...
Bana sorarsanız kitap tam da bu noktada alevlenmeye başlıyor ve sizi kaçınılmaz bir şekilde içine çekiyor. Montag ile birlikte sizde başlıyorsunuz bazı şeylerin farkına varmaya.