Julie Anne Peters’ın Sen Bunu Okuduğunda Ben Ölmüş Olacağım adlı romanı, gençlik edebiyatında görmeye pek alışık olmadığımız bir karanlığın içine çekiyor bizi. Hikâyenin merkezinde, yaşamla kurduğu bağları çoktan koparmış, sessizliğine sıkışmış bir genç kız olan Daelyn var. Onunla tanıştığımızda çoktan kararını vermiş: Artık yaşamak istememekte. Kitap boyunca, bu kararın ardındaki travmaların, dışlanmışlığın ve özellikle de uğradığı zorbalığın izlerini okuyoruz. Ancak Peters, bunu dramatize etmektense, sessizliğin içindeki çığlığı duymamızı sağlıyor.
Roman, Daelyn’in iç dünyasını, ölümle kurduğu ilişkinin soğukkanlılığını ve kendisine yönelttiği acımasız sorguları oldukça yalın ama etkileyici bir anlatımla veriyor. Özellikle internet günlüğü aracılığıyla, hem karakterin zihnine girebiliyor hem de onun çıkışsızlığını adım adım izleyebiliyoruz. Daelyn’in hayatına giren tek yeni kişi olan Santana ise, bu karanlık örgüde tek ışık kırıntısı olarak beliriyor. Ancak onun bile gerçekten neyi temsil ettiğinden emin olamıyoruz. İyileşme mi, oyalama mı? Gerçek bir bağ mı, yoksa yine bir yanılsama mı?
Peters’ın dili son derece sade ama duygusal etkisi güçlü. Kısa cümlelerle büyük sessizlikler yaratmayı başarıyor. Hikâyenin büyük bölümü, okuru psikolojik olarak içine almayı başarırken, bazı satırlar gerçekten de insanın içini acıtıyor. Okurken durup birkaç saniye düşündüğünüz, hatta metne ara verdiğiniz oluyor. Bu da eserin gücünü gösteriyor. Ancak her güçlü hikâyenin beklenen bir kapanışı vardır. Ne yazık ki bu roman, tam da burada sarsıyor okurunu. O derin psikolojik inşa, o sessiz gerilim ve zihinsel karmaşa bir çözülmeye ulaşmıyor. Daelyn’in hikâyesi finalde ya tamamlanmıyor ya da bilinçli bir şekilde eksik bırakılıyor. Belki de yazar, bu kararsızlığı bize emanet etmek