Kitaplar vardır, seni anlatacaklarına bağırarak çağırır. Ama bazıları sessizdir; seni biraz süründürür, seni yoklar, seni sınar hatta acı çektirir. Catherine Fisher’ın Incarceron adlı romanı da işte böyle bir kitap. Önce seni dışarıda tutuyor. Hikâyeye alışman, evreni kavraman, karakterlerle bağ kurman zaman alıyor. Ama sabırlı olursan, içine çekildiğin dünya seni kolay kolay bırakmıyor. Çünkü bu kitap, basit bir kurgu değil; katman katman açılan, düşündüren, sorgulatan, zihinsel olarak seni esir eden bir yapıya sahip.
Incarceron, sadece duvarlardan oluşan bir hapishane değil. Düşünen, izleyen, tepki veren, neredeyse yaşayan bir sistem. İçeride doğan insanlar, dışarıyı hayal bile edemiyor. Dışarısı ise başka bir çelişki içinde: geçmişin nostaljik kıyafetlerine, kurallarına, teknolojiden arındırılmış yapay bir zamana saplanıp kalmış bir toplum düzeni. Zamanın durdurulduğu, ilerlemenin yasaklandığı bir dünya düşünün. İçeride ve dışarıda olmak, iki ayrı ceza gibi neredeyse.
İşte bu iki dünyanın kesiştiği yerde tanışıyoruz Finn ve Claudia’yla. Finn, geçmişe dair bulanık anılara sahip ama aslında kim olduğunu bile bilmeyen biri. Claudia ise dış dünyada güç ve çıkar ilişkilerinin merkezinde yaşayan, babasının oyunlarından bıkmış bir kız. Onları birbirine bağlayan şey sıradan bir nesne değil: bir anahtar. Ama bu anahtar sadece bir kapıyı değil, tüm evreni açabilecek bir potansiyele sahip.
Catherine Fisher’ın dili kimi zaman yorucu ama kesinlikle amaçsız değil. Cümleler ağır, kelimeler dolu, anlatım yer yer yorucu (özellikle ilk bölümler). Fakat bu yorgunluk bir yük değil; aksine, kitaba derinlik kazandırıyor. Bazı bölümleri anlamak için geri dönmek, satırlar arasında kaybolmak gerekiyor. Sayfaları hızlıca okuyup geçilecek herhangi bir macera kitabı değil yani Incarceron. Tam