Infinity War çizgi romanı, ilk sayfalarından itibaren “Ben neye bulaştım?” dedirten bir yoğunlukla açılıyor. Daha önce Marvel evrenine dair yalnızca genel kültür seviyesinde bilgiye sahip biri olarak, bu hikâyenin içine girerken yaşadığım şaşkınlık, kısa sürede yerini büyülenmeye bıraktı. Çünkü burada anlatılan şey, sadece kahramanlar ve kötü adamlar arasındaki klasik bir savaş değil. Bu, evrenin düzenini, gücün doğasını ve bireyin kendi içsel karanlığıyla hesaplaşmasını anlatan metafiziksel bir savaş.
Thanos’un adını bir şekilde duymuştum ama bu hikâyede esas düşman Magus adında, Adam Warlock’un karanlık bir yansıması olan biri. Onun amacı sadece fiziksel bir hakimiyet değil; evrenin dengesini bozmak, ışıkla karanlık arasındaki sınırları yok etmek. Ve bunu yaparken, kahramanları kendi karanlık kopyalarıyla yüzleştiriyor. Bu anlatım beni çok etkiledi çünkü düşman artık dışarıda değil; içeride. Kaptan Amerika, Iron Man, Spider-Man gibi figürler bir anda sadece fiziksel değil, ruhsal bir savaşın ortasına düşüyor. “İyilik” ve “kötülük” çizgileri bulanıklaşıyor. Bu da klasik süper kahraman anlatılarından çok daha derin bir kurgu sunuyor.
Bir yandan evrenler arası yolculuklar, gerçekliğin bükülmesi, tanrısal varlıkların devreye girmesi derken baş döndürücü bir kozmik savaşın içindesiniz. Ama tüm o kaosun içinde hâlâ çok insani bir sorgulama var: "Ben kimim? Güç beni neye dönüştürür?" Bu yüzden çizgi romanın görsel şovu kadar felsefi katmanları da dikkat çekiyor. Elbette, zaman zaman bu yoğunluk yorucu oluyor. Özellikle hikayenin öncesi-sonrası şeklinde kurgulandığını geç anlamam beni daha da yordu. Bazı sahnelerde “Ben ne kaçırdım şimdi?” diye geri dönmek zorunda kaldım. Ama o geri dönüşler bile keyifliydi çünkü sayfalarda her seferinde başka bir ayrıntı yakalıyorsunuz.