İnsan yaşayıp gider, bir şeylerin özlemini çeker, birileriyle tanışır, sevişir, ardından evlenir, cemiyet içinde bir kadınla aşkı, doğumu ve ölümü tadar, sonra sokakta dönüp ince bacaklara bakar, muhteşem saçlar ya da ateşli bir öpücük yüzünden mahvolur, belki burjuva yataklarında ya da o leş otellerin yatılmaktan eskimiş şiltelerinde birkaç dakikalığına doyuma ulaştığı duygusuna kapılır, bazen bir kadına heyecan verici derecede cömert davranır, bazen ağlayarak dağ başında ya da bir büyük şehirde sonsuza dek birlikte yaşayacaklarına yemin eder. Fakat sonra aradan zaman geçer, bir yıl, üç yıl ya da iki hafta –tıpkı ölüm gibi aşkın da saat ve takvimle ölçülebilir bir zamanı olmadığını fark etmiş miydin?- ve büyük plan, büyük girişim başarısız olur ya da hayal edildiği kadar başarılı olmaz. Böylece ayrılık gelip çatar, öfke ya da huzur içinde; ve her şey, umut, arayış yeni baştan başlar. Ya da insanlar pes eder, ayrılmayıp birbirlerinin yaşama sevincini ve hayat enerjisini emerler, hasta olurlar, birbirlerini öldürürler, ölürler. Peki acaba gözlerini kapadıkları o en son anda anlamışlar mıdır? Birbirlerinden ne istemişlerdir? Onların tek yaptığı, emrini aşkın nefesi vasıtasıyla hayata geçiren büyük, kör bir kanuna boyun eğmektir; verilen emir de çiftleşerek türün devamını sağlayan erkek ve kadınlar yardımıyla dünyanın yenilenmesidir.
"Nedir bu söylediğiniz?" diye sorguya çekti onları. Birkaç kişi, "İlgaz Dağı için yazılmış, pastoral bir türkü," diye açıklamaya çalıştı ama vatansever subay, bunun bir komünist marşı olduğundan emindi. Zihni, her güzel şeyde bir tehdit görüyordu. "Bakın, dağ falan diyorsunuz hâlâ!" dedi; "dağ" kelimesi ona yalnızca "dağa çıkma"yı, gerillayı, isyanı çağrıştırıyordu; o kelime, onun için bir düşman gibiydi. Israr edince, kuşkulu gözlerle süzdü koğuştakileri, "Peki," dedi, "yazın bakalım sözlerini, inceleyeceğiz." Aksi gibi, türküyü sonuna kadar bilen yoktu. Belleklerini zorladılar; dağı, cennet bağlarını, bulutları delen zirveyi çıkardılar. Tükenmezkalem bitti, yarısını kurşunkalemle yazıp verdiler; yüzbaşı aldı, gitti. Hem gülünç hem trajik bir sahneydi; bir türkü bile tehdit olabiliyordu, bir melodi bile yasaklanabiliyordu.
Sayfa 124·Kitabı okuyor
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Osmanoğluna karşı sırtında dağ olmalı!
Hiç olmazsa bir dağ köyünü tutalım. Arkamız dağda bulunsun. Dağlar iyidir dağ­lar. .. ", "Ulan Kürt milleti değil misiniz? Bir 'dağ' lafı öğrenmişsi­niz. Bunca yıldır dağdayız.
Sayfa 55·Kitabı okuyor
İşte bu yüzden yollara çıkmalı insan, arşınmalı dağ bayır, rüzgâr nereye götürürse. Ve çok sevmeli inadına. Kırılacağını bile bile sevmeli. Gözünün içine baka baka sevmeli. Bir yaprağın gözüne, suyun gözüne, taşın gözüne, toprağın gözüne ve bir insanın gözüne meydan okur gibi bakmalı. Bir şarkı da diyor, kim dedi her şey yoluna girecek diye. Girmeyecek ki sebep olsun yolculuklara. Kat yoluna ne varsa. Kıyıdan uçan bir yaprağın, rüzgâra ayak uyduran dalgalara kendini bırakması gibi bırak kendini hayata. Bir yol, bir iyilik, bir rüzgâr, bir deniz, bir toz bulutu, çam kokusu ve bir sevme hikayesi, manzaralar, yol arkadaşım hafızam.
Sayfa 23·Kitabı okuyor
Mustafa Kemal'in madam corinne'e on üçüncü mektubu..
8 mayıs 1916 (Kimsenin bilmediği bir yer) Sevgili Corinne, Tabii ki şu anda bulunduğum yeri bilmiyorsunuz. Burasını size tanıtamam da, çünkü yerini gösterecek bir harita bile yok. Kısaca, gürül gürül akan sayısız dereler ile sulanan, fevkalade güzel, yeşil çamlarla örtülü bir dağ silsilesi (2.000 m yükseklikte tasavvur edebilirsiniz.) Ormanlarımızda binlerce bülbül var ve dağlarımızın bir kısmı hala tertemiz beyaz örtüsünü muhafaza ediyor. Hava tertemiz, sular da öyle. Ruslar pek uzakta değiller, ama düşman Çanakkale'deki gibi yakın değil. Ben çok iyiyim, ne bir gazete ne bir haber ne de bir mektup ulaşıyor bana. Sevgili mektubunuzu bekliyorum. Annenize ve Edith'e samimi selamlarımı sunarım. M. Noury
Sayfa 58·Kitabı okudu