İnsan yaşayıp gider, bir şeylerin özlemini çeker, birileriyle tanışır, sevişir, ardından evlenir, cemiyet içinde bir kadınla aşkı, doğumu ve ölümü tadar, sonra sokakta dönüp ince bacaklara bakar, muhteşem saçlar ya da ateşli bir öpücük yüzünden mahvolur, belki burjuva yataklarında ya da o leş otellerin yatılmaktan eskimiş şiltelerinde birkaç dakikalığına doyuma ulaştığı duygusuna kapılır, bazen bir kadına heyecan verici
derecede cömert davranır, bazen ağlayarak dağ başında ya da bir büyük şehirde sonsuza dek birlikte yaşayacaklarına yemin eder.
Fakat sonra aradan zaman geçer, bir yıl, üç yıl ya da iki hafta –tıpkı ölüm gibi aşkın da saat ve takvimle ölçülebilir bir zamanı olmadığını fark etmiş miydin?- ve büyük plan, büyük girişim başarısız olur ya da hayal edildiği kadar başarılı olmaz. Böylece ayrılık gelip çatar, öfke ya da huzur içinde; ve her şey, umut, arayış yeni baştan başlar. Ya da insanlar pes eder, ayrılmayıp birbirlerinin yaşama sevincini ve hayat enerjisini emerler, hasta olurlar, birbirlerini öldürürler, ölürler. Peki acaba gözlerini kapadıkları o en son anda anlamışlar mıdır? Birbirlerinden ne istemişlerdir? Onların tek yaptığı, emrini
aşkın nefesi vasıtasıyla hayata geçiren büyük, kör bir kanuna boyun eğmektir; verilen emir de çiftleşerek türün devamını sağlayan erkek ve kadınlar yardımıyla dünyanın yenilenmesidir.