Suskunluklar, soylenmemis cumleler, yarim kalan hisler..
Benim için sadece okuyup bitirdiğim bir kitap olmadı bu kitap. Kapağını açtığım andan itibaren bititip kapattığımda da cümleler aklının bir köşesinde dönüp durmaya devam eden bir okumaydi.
Sanki Melike karşıma geçmiş oturmuştu konuşuyordu, ve bende onu sadece dinliyordum. Çünkü kitapta geçen birçok duygu yabancı değildi bana. Hele bazi cumleler, insan onları okumuyor… resmen içinde hissediyor. Duygulara tercüman olmak diye bir şey varsa, bu kitap onu çok güzel yaptı.
Her sayfada ayrı durdum. Altını çizmediğim yer neredeyse kalmadı. Bazen tek bir cümle için dakikalarca sayfaya baktığım oldu. Çünkü bazı satırlar tam insanın sustuğu yerden yakalıyor onu. “Ben bunu neden bu kadar derinden hissettim?” diye düşündürüyor.
Kitabın en sevdiğim yanı da buydu. Abartmadan, bağırmadan, çok gosterisli cumlelere htiyaç duymadan insanın içine dokunabilmesi…
Sade ama gerçek duygularla ilerlemesi. Ve belki de bu yüzden bu kadar etkiledi beni.
Okurken kırıldım, dagildim, toparlandim, 'bak bu iyi geldi' dedigim yerde gulumsedim, biraz düşündüm, biraz da kendime rastladım satır aralarında.
Bazı yerlerde “bir tek ben böyle hissediyorum sanıyordum” dediğim sonra yalniz olmadigimi gordugum cumlelerle karsilastim. Çünkü kitap insanın dile getiremediği o sessiz yorgunlukları, kırgınlıkları, iç konuşmaları öyle doğal anlatıyor ki ister istemez kendinden parçalar buluyorsun.
Sezgin Kocabaş’ın kalemi gerçekten çok başka hissettirdi bana. Klasik kişisel gelişim kitabı gibi ilerlediğini düşünürken, bir anda kendi iç sesinizle karşı karşıya kalıyorsunuz. Deneme türünde ilerleyen kitap; dostluk, yalnizlik, icsel huzursuzluk, üstü kapatılmış suskunluklar..duygularını öğreten değil, hissettiren bir şekilde ele alarak anlatıyor..
Çokça benden,