Standartlaşma, Tasarruf Getirecek!
“Bu alanda standartlaşmaya gidildiğinde ne büyük tasarruflar sağlanacak. Milyonlarca Alman'a sağlamamız gereken daha iyi yaşam koşulları arzusu bizi standartlaştırmaya ve haliyle özel yapıların gerekmediği her yerde tek bir örnek hâlinde üretilen parçalar kullanmaya mecbur bırakıyor. Her şeyi tek tip yaparsak insanlar hayatın asıl güzelliklerinin keyfini çıkarabilir. 15 milyon alıcının olduğu bir pazarda ucuz radyo alıcısı ve rağbet görecek bir daktilo üretmenin mümkün olması gayet akla yatkın bir fikir. Bugün bile bir daktilonun birkaç yüz mark tutmasını gerçekten çok saçma buluyorum. Her gün insanların karışık el yazısını anlamaya çalışmakla boşa harcanan zamanı hayal bile edemiyorum. İlkokulda neden daktilo eğitimi vermeyelim ki? Din derslerinin yerine getirebiliriz mesela; benim için sakıncası olmaz.”
Sayfa 130·Kitabı okuyor
Alıntı
Acıklı sözler kraliçesiyim ben Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı Hızlı daha hızlı Fazla vaktim kalmadı Artık ifadem alınmalı. Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de! Beni bir sutyen lastiği gibi asın. İnanın kendimin “Yokluğunda çok kitap okudum” Bana birkaç hayati meseleyi ödünç ver kalbim Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için. Kalbim neden ben? Sırf sevinesin diye seni bir kere bile Elinden tutup parka götürmedim.
Sayfa 38·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Jim, zorlu, titizlik isteyen daktilo yazma işine yeni başlamıştı ki, Joy, yataktan kalkıp yanına geldi. “Malları kim üretir?” diye sordu. “Şey… İşçiler,” dedi Jim. “Peki kâr kimin cebine girer?” “Sermayeyi yatıranların.” Joy bağırdı. “Ama onlar hiçbir şey üretmiyor ki. Kârı almaya ne hakları var?”
Vahşi Kapitalizm
Bir gün, "benim için şiir yazdın mı hiç" demiştin. Göstermiş­tim, "şu heves sensin, şu incinmiş gurur sen, şu utangaç aşk, şu Posta Caddesi'ndeki daktilo sesi, çocukların okul dönüşü sevinci sen."
İşin ilmî ve fikrî cephesini ele almaksızın bedâhet duygularına hitap ediyor ve işin nereye vardığını, resmî hükûmet ajansı bildirisine dayanarak gösteriyorum: İstasyon yerine «Duralga», Greyfurt yerine «altıntop» telgraf yerine «duyarga», kamyon yerine «yüklet», daktilo yerine «yazmaç»... Ve: Lokomotif (çekit), kolye (boyuncak), çek (ödene), anarşist (baştanımaz), bütçe (geçinge), hamam (ısıdam), ekvator (eşlek), kabristan (gömütlük), biblo (süslük), traktör (çeker), şampiyon (yarışbaşı), teleks (uzçektiri), final (sonlama), direksiyon (yönelteç), gaz (uçuntu), fermuar (kapayıcı), kamyonet (yükleteç), kangren (çürükçe), karikatür (gülünç çizim), rüşvet (yedirmecilik)... Sakın ola ki, bu deli saçmalarına karşı fikrî bir itiraz ve mantıkî bir karşılık aramaya kalkışmayın! Zaif olur!.. Sadece «kepazelik», «skandal», «suikast» ve «ihanet» kelimelerinin karşılıklarını onlara sorun, yeter!.. Dehşet!.. Ruhumuzdan boğazlanıyoruz da kimsede gık yok!.. Madde ve ruh farkı ölçüsüne vatanın barbarlarca istilâsından beter bu hal!.. Birtakım frenkçe kelimelere de karşılık arama gibi sözde millî bir gayret maskesi altında hedef sadece İslâm ve onun mübarek mefhumlarını zedelemektir.
Bir Ferman Hikayesi
Memuriyete girdiğim sıralarda idi ki, Diyanet İşleri Reisi merhum Rifat Börekçi'nin, Ankara kazalarından birisinde oturan çiftlik sahibi bir arkadaşı yanına gelmiş; ellerinde bulunan, birçok yerleri güve yeniği, dört yüz yıllık bir fermanın -mahkemeye ibraz edilmek üzere- okunamayan yerlerinin yetkili bir makamca okunarak daktilo edilecek örneğinin noterlikçe tasdiki gerekiyormuş. Reis, vaktiyle Meşihat Dairesinde bulunmuş olan Müşâvere Kurulu Azalarından birisine, fermanı okumasını emretmiş, o da okuyamadığını arz ederek fermanı geri çevirmiş. Bunun üzerine Reis Rifat Börekçi, beni yanına çağırdı ve: "Sen bunu oku ve daktilo et!" dedi. Fermanı alıp baktım. "Efendim! Ben, bu fermanın yazısını okumayı bilmiyorum!" dedim. Reis, "Sen okursun! Götür, oku! Ferman sahibi sana ücret de versin!" diye ısrar etti. Huzurlarından ayrıldım. Evde, fermanın hiçbir kelimesini okuyamadım. Bunun üzerine, yazı türlerini gösteren lügat kitaplarına baktım. Fermandaki yazının hangi türden olduğunu tespit ettikten sonra, o yazı harflerinin başta, ortada, sonda nasıl yazıldıklarını gösterir bir levha tertip edip önüme koydum. Sabaha kadar bütün gece fermanı okumaya çalıştım. Güve yiyip başı veya sonu kalmış kelimeleri, cümleleri, lügat kitaplarında verilen örneklere bakarak bulmaya, çözmeye çalıştım. Hatta, bir kelimeyi -üzerinde bir saat uğraştıktan sonra- okuyabildim. Sabahleyin, fermanı daktilo edip sahibine verdim. O da, bana -hatırımda kaldığına göre- ücret olarak 450 kuruş verdi. Fermanın daktilo edilen örneğini tasdik ettirmek üzere götürünce noter; fermanı okuyup daktilo edeni getirip mukabele etmedikçe tasdik edemeyeceğini söylemesi üzerine notere kadar gittim. Kendisi çok yaşlı ve umur görmüş bir kimse idi. Tepeden tırnağa kadar beni süzdükten sonra, "Sen mi bunu okuyup
Hatıra