Ben babasız büyüdüm, bir babam olduğunu biliyordum ama nerede olduğunu, ne yaptığını, neden ortadan kaybolduğunu bilmiyordum. Üzerimde asılı bu boşluk benim için müthiş bir üzüntü kaynağıydı. Öğretmenin verdiği "baba" konulu kompozisyonlarda ne yazabilirdim? Uyduruk masallar anlatmaktan başka çarem yoktu. Bir keresinde -büyük elleri olduğunu anımsadığımdan-uzun parmaklarıyla daktilo yazan bir kişi olduğunu anlatmıştım. Sonraki bir dönemde her gece onun gizli ajan olduğuna ilişkin kesin hayallerimle uyuyakaldım, çünkü ancak böyle bir görevin ağırlığı ve önemi yüzünden insan çocuklarından uzak kalabilirdi. Günün birinde zaferle dönecek ve artık hep yanımızda kalacaktı. Evlatlık edinilmiş çocukları çoğu zaman ergenlikte esir alan sıkıntıyı ya da kimsesiz çocukların içlerinde büyüdükleri gurur kırıcı mutsuzluğu göz önünde bulundurmamak mümkün mü? Var Olan Ada
Kitap Alıntısı
SENİN GÖNDERDİĞİN ADAM BİRAZ KAÇIK MI ? KERİM ÖZBEKLER GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR İzmir'in Özdere Kasabası'nda yaşayan rahmetli E.Hv.Astsubayı-Yazar ve Şair Tayyar Tahiroğlu'nu, rahmetli Matbaacı-Gazeteci-Yazar ve Efe Gazetesi sahibi Şeref Üsküp ile tanıştırmıştım. Aradan bir süre geçtikten sonra İzmir'e gidip Şeref Üsküp'ün Konak'ta ki matbaa ve gazetesi'ne uğradığımda Üsküp bana ''Yahu senin gönderdiğin adam biraz kaçık mı ?'' diye sordu. Öyle olmadığını söyledim ama Üsküp şunu anlattı, ''Geçen gün buraya geldi, konuşurken beni bütün dünya tanıyor diye bir laf etti. O sırada bizim Efe Gazetesi'nde yazı yazan İzmir Barosu Başkanı da burada idi (İsmini Hatırlayamadığım için böyle yazdım), döndü kendisine ''Beyefendi, sizi bütün dünya tanıyorsa ben niye tanımıyorum ?'' diye sorunca ''Beni bütün dünya tanıyor efendim.'' diye tekrarlayınca baro başkanı arkadaş kendisine; -Yunanca biliyor musunuz ? -Hayır, -İngilizce biliyor musunuz ? -Hayır, -Fransızca biliyor musunuz ? -Hayır, -Almanca biliyor musunuz ? -Hayır, -Peki efendi, bu dilleri bilmiyorsanız bu insanlar sizi nasıl tanıyor ? deyince arkadaş fena halde bozuldu. dedi, ben de kendisine; -Şeref abi, bizim gazeteci-yazar ve şairler arasında bu klasikleşmiş bir deyimdir. Onun için söylemiştir ama bunun üzerinde durmaya değmez ama bu benim için de unutulmaz bir anı oldu. diye ilave ettim. *** TAHİR KUTSİ MAKAL İSTANBUL'DA BANA ''YAPMA EVLADIM, BENİ BÜTÜN DÜNYA TANIYOR.'' DEDİ... Bu konudaki ikinci anım şu şekilde; Bir gün İstanbul'a gittiğimde Ortadoğu Gazetesi'ne uğrayıp Genel Yayın Yönetmeni Tahir Kutsi Makal ile konuşuyordum, Makal o sıralar ayrıca bir edebiyat dergisi de çıkarıyordu. Hatta bir defasında çıkardığı Tarla Dergisi'nde İrfan Ünver Nasrattınoğlu ile yazdığım bir yazıyı başka bir dergiden alarak yayınlamış,
Reklam
Hayat, kırık bir daktilo tuşu gibi tutukluk yapıyor bazen. Kapının altından sızan rüzgar, bütün o "büyük" adamların yalanlarını fısıldıyor. Ama ben buradayım, altı dolarlık bir viski bardağının arkasında, ve hiçbir şeye inanmıyorum, kendime bile. Hakan Günday Küçük İskender Charles Bukowski
Edebiyat
“Yoldaşlar, ölürsem o günlerden önce yani, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyansın üstümde bir çınar…” Nazım Hikmet Haziran, Türk edebiyatı için bir takvim yaprağından ziyade; adaletsizliğe, sürgüne ve sömürüye karşı kelimelerle kurulmuş barikatların ayıdır. Nazım Hikmet’in Moskova’daki beton odasından, Orhan Kemal’in Sofya’daki telif borçlu daktilosuna ve Ahmed Arif’in Ankara’nın gri sokaklarında duran o devasa kalbine uzanan çizgide; muktedirlerin yazdığı resmi tarih ile halkın kolektif hafızası amansız bir savaşa tutuşur. Takvimler 3 Haziran 1963'ü gösteriyordu ama sürgünün coğrafyasında mevsimler hep ayazdı. Resmi tarihin muktedirleri arkasından "Vatan haini" diye bağırdılar; oysa yanılıyorlardı. Gazeteler kalbi durdu yazıyordu oysa duran şey bir kalpten fazlasıydı; Anadolu’nun hürriyet ritmi, bir nehrin memleket denizine akma telaşıydı... Nazım’ın Moskova’da son nefesini verdiği o 1963 Haziran’ında, New York borsası yükseliş rekorları kırıyor, Vietnam’da Amerikan helikopterleri pirinç tarlalarını ateşe veriyordu. Gazeteler saray düğünlerini ve lüks otomobil reklamlarını manşet yaparken, tek bir dizeden korkan generaller orduları alarma geçirmişti. 1940 yılının kışında, Bursa Cezaevi’nin kapısı Raşit Kemali (Orhan Kemal) adında genç bir mahkumun yüzüne kapandı. Rutubetli duvarda eski bir gazete kupüründen kesilmiş bir Nâzım Hikmet fotoğrafı asılıydı. Genç adam o fotoğrafa bakıp iç geçiriyordu. Birkaç gün sonra yan koğuşa o fotoğrafın aslı getirildi. Nazım Hikmet, kanlı canlı karşısındaydı. Mavi gözlü devin, Bursa’nın o rutubetli, küf kokan koğuşunda elinden tutup kulağına “Sen şiir yazma, senin kumaşında büyük bir romancı var” diye fısıldadığı o genç adam... Otuz yıl sonra, usta ile çırağın kaderi gurbetin aynı siyah noktasında birleşiyor.
Sokaklardaki garip akımı Avucunun içinde tuttu, yumuşacıktı. Tersini çevirdi. Düğümleri saymak ister gibi elini gezdirdi."  "Sayamazsın dedi, "Ancak dokuyan bilir bir parmaklık mesafeye kaç düğüm sığdırdığını." Zehicanv@Havinbaran· Nar Ağacı Nazan Bekiroğlu Orhan Veli kalemi usta bir marangoz gibi kulağının arkasına koydu bak dedi Melih Cevdete şu işportacının yüzündeki gülümsemeye işportacı rıdvan tüm gücü ile bağırıyordu ver parayı gör Ankarayı diyerek haydarpaşa garının önünde kart karıyordu bir dilim ekmek nelere kadirdi kimi maraton koşucusu gibi zabıtadan kaçıyor derken zabıta çelebi düdüğe öyle bir asıldıki bir dilim ekmek için boğazı düğüm düğüm olan martılar kargalar kaçmaya başladı işportacı rıdvan kaçın ula hödükler martavallar bey ablalar koca abiler diyerek koşmaya başladı ancak zabıta irfan uzun mesafede daha hızlı koşmayı başararak boğazı düğümlenen işportacı rıdvana bileziği takmayı başarmıştı ne büyük başarı Melih Cevdet şiirine bir konu bulmuştu dergide kötü hissettiği zaman kargalar bile göç ediyordu orhan veli işte dedi oktay rıfata aradığımız şiir dili bu sokaktaki adamın en yalın en çıplak halini şiirimize taşıyacağız orhan veli sordu acaba bu insan arkadaşlar huzurun olmadığı sokaklarında kargaların bile yiyecek bulamadığı bir memlekette nasıl yaşayıp var oluyorlar onu melih cevdet cevapladı ekmeğin değerini onu kazanan değil bir dilim ekmek için mücadele eden hapsi göze alıp içerde yatana sormalı garip akımı 3 garip kalem 3 garip şair Kendisine yardım edilemeyen birinin yardıma ihtiyacı da yok demektir. Yaşamaktan sıkıldıysa kimsenin onu engellemeye hakkı olamaz." Kapı Magda Szabo H. Yavuz H. Yavuz Dergi hazırlıklarına son sürat devam eden orhan veli yeni şiir eski sanatın kaybettiği okur kitlesini kazanmaya ve geniş başarı zevki üzerine
Duygu ve Düşünce
Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nın "Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım" diye başlayan o homurtusu. Bukowski’nin daktilo başında viskiyle yazdığı, kadınlarla, at yarışlarıyla, işe gitmemekle dolu yenilgileri. Metin Kaçan’ın Kolera Sokağı’nda Arap ve Gıli Gıli’nin küfrü. Hakan Günday’ın Kinyas’la Kayra’nın Afrika’da insan avlaması. Tanıdığım şey öfke. Sistemin dışına itilenin, "normal" kalıba sığmayanın, bile isteye dibe vuranın sesi. Tükürüğün, kanın, terin, kusmuğun edebiyatta ve felsefe de nasıl durduğu. Ben sokak görmedim ama binlerce sokağın tarifini okudum. Dayak yemedim ama Selby’nin Last Exit to Brooklyn’unda kaburga kırılmasının sesini biliyorum. Sarhoş olup kusmadım ama Bukowski’nin Factotum’unda sabah ayılmanın mide bulantısını cümle cümle ezberledim.
Reklam
Reklam