Farkındalık
Unutuşun Eşiğinde Bir Hayat:
Günlerden, bir gün geçmiş zaman tren ile yolculuğa koyuldum, bir çok insan gibi yola revan olmuş insanlar ta uzaklardan gelenler . Dediler ki: “Biz yirmi saat evvelinden yola çıktık.” Lakin hâl ve tavırlarında, sanki yolda olduklarını dahi unutmuş bir sûret vardı. Bir zat oturduğu yere öylece yayılmış, telefonunu muntazaman ayarlamış, sinema seyrine dalmıştı. Gözleri ekrana kilitli, gönlü ise yolculuğun hakikatinden bihaberdi. Bakınca düşündüm ki, bu kişi biraz daha böyle gitse, kendisini burada, bu bekleme salonunda unutacak. Hattâ burada yaşadığını sanacak. Bir zaman sonra öyle bir hâl alacak ki, makro boyuttaki hakikatleri –yani hayat yolculuğunun esas gayesini, nihayeti ve asliyeti– gözden kaçıracak.
Bu manzara bana, insanoğlunun hayattaki seferinde kendi nefsini kademe kademe unutmasını hatırlattı. İnsan bazen varacağı menzili değil, yolda olduğunu unutur. Zamanla o yolculuğun mânâsı silinir hafızasından. Bu, kişinin kendisini bir otel odasında, yahut bir bekleme salonunda kaybetmesi gibidir. Unutmak… Ne dehşetli bir kelime. Ne elim bir akıbet…
Malûmdur, tıbbî bir illet olarak Alzheimer diye bilinen bir hastalık var. Derler ki: “Hocam, kişi önce yolunu unutur. Sonra evini, sonra ismini… Ve nihayet bir vakit gelir, nefes almayı dahi unutur.” İşte o vakit, vücut hayatı terk eder; çünkü unutmak, aslında hayattan düşmek demektir. Unutmak, yok oluşun eşiğinde yürümektir. Biz, bu hâlin zıddı olan “farkındalık”tan bahsediyoruz. Kendi nefsine dönmekten, varlıkta kaybolmamak için kendini hatırda tutmaktan…
Bir zaman, bir mecliste farkındalık bahsi açıldığında şöyle bir kıssa anlatmıştım:
“Dip dalışı yapıyordum. Derinlere inmeye meyilliydim. Kendi rekorumu kırmak istercesine her defasında biraz daha aşağı inmeye gayret ediyordum.