Yüzme bilenin hareketsiz durması aceminin elle ayakla savaşmasından iyidir acemi elini ayağını oynatır durur fakat boğulur yüzme bilense denizdeki dalgıç gibi yüzer durur Mevlâna Konyada sabah vaktiydi Mevlana artık özünü bulmuştu dışarıdaki insanlardan uzlete çekilip yalnızlığa çekiliyor bu yalnız kaldığı saatlerde Rabbi ile sohbet ediyordu Cenabı Hak Kuraanda dışarıda huzur bulamadığınız vakit bana yönelin hicret edin diyordu her yaptığımız hayırlı ve güzel iş Cenabı Hakkın muhabbet kapısını açar bizlere diyordu"Senin istediğin insanlarla konuşamamandır. Bu esnâda Rabbini çok zikret ve O’nu sabah akşam tesbih et”Mevlâna Hazretleri o sabah saatlerinde tatlı bir huzur çöktü üstüne ve o en tatlı saatte kalem elden düştü fakat bir ses yakalandı Konya semalarında "es-Salâtü hayrun mine'n-nevm (Namaz uykudan daha hayırlıdır!)” işte bu sesti bize doğruyu bulduran şükürler olsun bizi bu sese kavuşturan Rabbimize dedi bir abdest aldı özünü yıkadı  bu ezan sesi bize Rabbimizin bir busesidir kimisini uyandırmak için tek bir buse yeter evlâdım fakat anlamayan davul sesini sivrisinek sesine benzetirse o sesi duymayan insanlar mutlaka gaflete dalarlar ve gaflette kalanlar çekirgeler gibi ayağa kaldırılır unutma oğlum Alaaddin
Din
Bu rutinini bozan tek şey, dalgıçlıkları ile caka satanları yerle yeksan edecek zamansız, mekânsız dalgıç hikâyeleriydi. Rakip dalgıçlar, dinlediklerine asla inanmazlar ammavelakin Özcan'ın şerrinden gıklarını çıkaramazlar, emme basma tulumba gibi başlarını sallayı, sallayı, sallayıverirlerdi.
Alıntı
Reklam
Fırtına Habercisinin Türküsü
Fırtına Habercisinin Türküsü Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına habercisi sanki siyah bir şimşek gibi Bazen bir kanadı dalgalara değmiş, bazen de bulutlara doğru atılmış bir ok gibi Fırtına habercisi haykırıyor Bulut ise mutlulukla kuşun korkusuz çığlığını dinliyor Bu sesin içerisinde, fırtınanın sesi, gazabın gücü ve hevesin kıvılcımı vardır Bulutlar bu çığlığın içindeki galibiyete olan tam inancın sesini dinliyorlardır Dalgıç kuşları da fırtınanın önünde inliyorlar Denizin üzerinde sakinlik için kanat çırpıyorlar Kendi korkularını ise suyun derinliklerine gizlemeye hazırdırlar Yaşamın tadından habersiz inliyor [bu] dalgıç kuşları Gök gürültüsünün gümbürtüsü korkutuyor onları Aptal penguense semirmiş vücudunu korkarak gizliyor kayalıklarda Sadece gururlu fırtına habercisidir Özgürce ve cesaretle uçar kabarmış denizin yukarısında Daha da kararmış ve ağırlaşmış bulutlar alçalıyor denize doğru Dalgalarsa şarkı söylüyor ve yükseliyordu gökyüzüne, gök gürültüsüne doğru Dalgalar gök gürültüsü ve gazabın elinde rüzgârla ediyor mücadele Rüzgâr ise dalga kümelerini zorla alıyor kucağına öfkeyle Vahşi bir darbe ile kayaların üzerine fırlatıyor dalgaları Kırılmış zümrüt parçaları gibi su damlalarına dönüştürüyor onları Fırtına Habercisi, siyah bir yıldırım gibi feryat ederek uçuyor Kanadı açılmış bir ok gibi bulutlardan geçip, kanadıyla dalgaları kazıyor, götürüyor İşte bu şekilde, tıpkı bir şeytan gibi uçuyor Fırtınanın şeytanı, övünçle kahkaha atarak gülüyor, zırıl zırıl ağlıyor… O, karanlık bulutlara doğru gülüyor ve mutluluğun şiddetinden inliyor! Gök gürültüsünün kahrıyla bir süredir yorulduğunu hissediyor O emin, bulut güneşi daha fazla örtemeyecek Hayır… güneşi daha
Farkındalık Unutuşun Eşiğinde Bir Hayat: Günlerden, bir gün geçmiş zaman tren ile yolculuğa koyuldum, bir çok insan gibi yola revan olmuş insanlar ta uzaklardan gelenler . Dediler ki: “Biz yirmi saat evvelinden yola çıktık.” Lakin hâl ve tavırlarında, sanki yolda olduklarını dahi unutmuş bir sûret vardı. Bir zat oturduğu yere öylece yayılmış, telefonunu muntazaman ayarlamış, sinema seyrine dalmıştı. Gözleri ekrana kilitli, gönlü ise yolculuğun hakikatinden bihaberdi. Bakınca düşündüm ki, bu kişi biraz daha böyle gitse, kendisini burada, bu bekleme salonunda unutacak. Hattâ burada yaşadığını sanacak. Bir zaman sonra öyle bir hâl alacak ki, makro boyuttaki hakikatleri –yani hayat yolculuğunun esas gayesini, nihayeti ve asliyeti– gözden kaçıracak. Bu manzara bana, insanoğlunun hayattaki seferinde kendi nefsini kademe kademe unutmasını hatırlattı. İnsan bazen varacağı menzili değil, yolda olduğunu unutur. Zamanla o yolculuğun mânâsı silinir hafızasından. Bu, kişinin kendisini bir otel odasında, yahut bir bekleme salonunda kaybetmesi gibidir. Unutmak… Ne dehşetli bir kelime. Ne elim bir akıbet… Malûmdur, tıbbî bir illet olarak Alzheimer diye bilinen bir hastalık var. Derler ki: “Hocam, kişi önce yolunu unutur. Sonra evini, sonra ismini… Ve nihayet bir vakit gelir, nefes almayı dahi unutur.” İşte o vakit, vücut hayatı terk eder; çünkü unutmak, aslında hayattan düşmek demektir. Unutmak, yok oluşun eşiğinde yürümektir. Biz, bu hâlin zıddı olan “farkındalık”tan bahsediyoruz. Kendi nefsine dönmekten, varlıkta kaybolmamak için kendini hatırda tutmaktan… Bir zaman, bir mecliste farkındalık bahsi açıldığında şöyle bir kıssa anlatmıştım: “Dip dalışı yapıyordum. Derinlere inmeye meyilliydim. Kendi rekorumu kırmak istercesine her defasında biraz daha aşağı inmeye gayret ediyordum.
Satırdan Sadra, Âlemden Âdeme
"İkra" ile tembihli bir hitabın muhatabı olan insanın; kâinâtı, mikro ve makro âlemi okuması, kitabı ve kendini okuması, "hiçliği"ni anlaması, fani ve "Bakî" olanın künhüne vakıf olması, kendisine yüklenmiş "emanet"in bilincinde olarak bir aziz ömür yaşaması, sorumluluklarının gereğini yapması açısından elzemdir. Malumatlar denizdeki dalgaların köpükleri gibidir, malumatfuruşlar dalgalar üzerinde sörf yapmakla varsın mutlu olsunlar, "insan" odur ki inci için deryaya dalan dalgıç gibi ola ve deryanın derinindeki incileri -derunî bilgi(hikmet)leri- zahire çıkara. Suretten sirete, kabuktan öze giden yolda kılavuzumuz bilimdir/ilimdir/irfandır, bunlar ise "Oku" emrinin gereğini yapmakla elde edilir. Gazali der ki, "ilimsiz giden, kör topal yol almaya çalışan gibidir". ★ İnsan, varoluşsal yolculuğunu "İkra" (Oku) emrinin sadece lafzi değil, ontolojik bir boyut üzerinden ele almalıdır. Bu yolculuğu ve "kendini bilme" serüvenini biraz daha derinleştirelim: Derunî Bir Yolculuk: Satırdan Sadra, Âlemden Âdeme İnsan, kâinâtın bir özeti, "küçük bir alem" (âlem-i suğrâ) olarak, elindeki kitabı okudukça aslında kendi içindeki uçsuz buçaksız dehlizlere ışık tutar. Eğer okuma eylemi, zihni sadece teorik bilgilerle dolduran bir hamallığa dönüşürse, bu durum ruhu beslemek yerine ona ağırlık verir. Bilginin Mertebeleri Hakiki "okuma" eylemi, bir tekâmül sürecidir ve şu duraklardan geçer: İlim (Malumat): Suyun formülünü bilmektir. Zihni bir kütüphaneye çevirir ama susuzluğu gidermez. İrfan (Seziş): Suyun aktığını, hayat verdiğini fark etmektir. Kalbin/Gönül gözünü açar. Hikmet (Vukufiyet): Suyun neden var olduğunu ve kaynağının nereye döküldüğünü kavramaktır. Bu, inciyi bulan dalgıcın ulaştığı idrak seviyesidir. "Emanet" ve "Hiçlik" Dengesi İnsanın "hiçliğini" anlaması, bir
''Nakşiliğin İlk Dersi Medresede Değil, Suda Verildi. Nakşibendi yolunun temeli olan "Hafi Zikir" (Gizli Zikir), kuru bir seccadede değil ciğerlerin zorlandığı bir suyun altında doğmuştu... Genç Abdulhalik (Gucdüvanî), Buhara'da ilim meclisinde hocası İmam Sadreddin’in dizinin dibindedir. Konu Araf Suresi 55. ayettir: "Rabbinize yalvara yakara ve GİZLİCE dua edin." Abdulhalik (Gucdüvanî), o meşhur sorusunu sorar: "Hocam! Ayet 'Rabbinizi içinizden, gizlice zikredin' diyor. Ama sesli yapsam insanlar, içimden geçirsem melekler (Kiramen Katibin) duyuyor. Ne insanın ne de meleklerin duymadığı, SADECE Allah ile benim aramda kalan o zikir nasıl yapılır?" İmam Sadreddin; "Evladım" der, "Bu sorduğun kitap ilmi değil, Ledün ilmidir. Nasibinde varsa, Allah sana bunu öğretecek birini gönderir." Ve o gün gelir... Hızır (a.s.) belirir ve Abdulhalik'i alır. Hızır (a.s.), bu "sırrı" anlatarak değil, yaşatarak öğretecektir. Onu bir havuzun kenarına getirir. Dışarısı gürültülüdür; kuş sesleri, rüzgar, insan konuşmaları... Hızır (a.s.) tek bir emir verir: "Suya dal!" Abdulhalik suya girdiği an, dünya bıçak gibi kesilir. “Hışırt!” sesi yerini anında boğuk, ağır ve tekinsiz bir sessizliğe bırakır. Güneş ışığı artık sadece yüzeyde dans eden bulanık, ulaşılmaz parıltılardan ibarettir. Su soğuktur, vücudunu sıkı bir elbise gibi sarar. Abdulhalik suya girdiği an, ilk ders başladı: MASİVA'DAN KOPUŞ. Masiva nedir? Allah'tan gayrı her şeydir. Kuş sesi, rüzgar, insan gürültüsü, dedikodu... Su, muazzam bir yalıtkan olarak dünyayı kapattı. Dışarıdaki hayatın frekansı kesildi. Su, dünya ile arasına çekilen kalın bir perde, geçici bir kabir oldu. Artık sadece o ve Yaradan vardı.
Alıntı
Reklam
Reklam