Şu an biz şu Karadeniz'e toprağın üst tarafından bakıyoruz, seyrediyoruz, ne muazzam deniz diyoruz. Denize bir böyle bakmak var, tamam mı? Bir de ne yaparsın? Dalgıç elbisesi giyersin, sırtına oksijen tüplerini koyarsın, suya atlarsın, dalarsın suyun dibine. Oradaki yosunları, mercanları görürsün, bambaşka bir deniz görürsün. Bir de denizi böyle anlamak var. İşte tasavvuf ve tarikat denizin dibine dalıp da altında ne var, ne yok güzellikleri görmek gibi insana görme kabiliyeti veriyor.
Şimdi dönüp baktığımda sanki tüm hayatım bu ucu ucuna kaçırdığım şeylerin bir listesi, sonunu bildiğim ama bir türlü kazanan tarafa oynayamadığım bir yarış gibi geliyor.
"Bir dalgıcın onları bulup çıkarmasını bekler gibi beldiyorlardı derinde. Ama dalgıç onları bulmasa, öylece yaşayıp öleceklerdi. Diğer yandan, derinde böyle beklemeseler hiç yaşayamayacaklardı.'
“Bu sessizliğin kapkara okyanusunda bulunan bir cam fanusun içindeki dalgıç gibi, hatta kendisini dış dünyaya bağlayan ipin koptuğunu ve o çıt çıkmayan derinlikten bir daha geri çıkarılmayacağını sezen bir dalgıç gibi yaşıyordum.”
çoğu zaman merakla karışık enfes bir gerilim hissederdi, hani bir dalgıç dalmadan önce altındaki deniz koyulaşıp parıldar ve kırılacağından korkulan ama yalnızca yüzeyinde hafifçe ikiye ayrılan dalgalar yuvarlanıp gizlenir ve tam dönecekleri anda yosunları inciyle kaplarlar ya, onun gibi.