Bu kitabı elime aldığımda ilk dikkatimi çeken şey kapağındaki o sakinlik oldu. Kapaktaki rengin içinde gizlenmiş bir hüzün, ayraçta duran ince bir zarafet… Daha okumaya başlamadan bile insana “yavaşla” diyor sanki. Bazı kitaplar vardır, kapağını kapatsanız bile tesiri uzun süre kalır kalpte. Ben “Hüdâyî’nin Gölgesinde”yi biraz öyle hissettim.
Okurken kendimi sadece bir roman okuyormuş gibi hissetmedim. Daha çok bir insanın iç yolculuğuna sessizce şahit oluyormuşum gibi geldi. Özellikle manevi arayışların işlendiği yerlerde insan kendi içinden parçalar buluyor. Dünyanın gürültüsü içinde yorulan bir kalbin, yeniden huzur arayışını anlatıyor sanki satırlar. Ve bunu bağırarak değil, yavaş yavaş kalbe dokunarak yapıyor.
Kitabın en sevdiğim tarafı, insanı zorlamadan düşündürmesi oldu. Bazı cümlelerde durup uzun uzun tefekkür ettim. Çünkü sadece karakterlerin yaşadıklarını okumuyorsunuz; bir yerde kendi eksikliğinizle, kendi arayışınızla da karşılaşıyorsunuz. Özellikle teslimiyet, sabır ve kalbin Allah’a yönelişi çok güzel hissettirilmiş. Ben okurken bazen bir roman değil de eski bir dostun nasihatini dinliyormuş gibi hissettim.
Atmosferi de çok etkileyiciydi. Maneviyat hissi abartıya kaçmadan verilmiş. Bu yüzden daha samimi geldi bana. İnsan bazı satırlarda içten içe mahcup oluyor. “Ben ne kadar dünya telaşına dalmışım” diye düşünmeden edemiyor. Hele bazı bölümlerde geçen sessizlikler, bekleyişler ve iç konuşmalar çok derin hissettirdi. Kalabalığın içinde yalnız kalan insanların ruhunu güzel anlatmış.
Karakterlerin kusurlu olması da hoşuma gitti açıkçası. Çünkü gerçek hayatta da herkesin içinde bir kırıklık, bir eksiklik var. Kitap bunu saklamıyor. Bu yüzden karakterlerle bağ kurmak kolay oluyor. Özellikle manevi dönüşüm süreçleri bana çok gerçek geldi. Bir anda değişen