“Göremedim,” diyor Agnes, aralarındaki karanlık boşluğa doğru.
Kocası başını çeviriyor; Agnes onu göremiyor ama yataktan çıkan hışırtı ve çıtırtıları duyuyor. Yazın acımasız sıcağına rağmen yatağın bütün perdeleri kapalı.
“Kimse göremedi,” diyor kocası.
“Ama ben de göremedim,” diye fısıldıyor Agnes. “Görmem gerekirdi. Anlamam gerekirdi. Görmeliydim. Korkunç bir kandırmaca olduğunu görmeliydim, Judith için korkmamı sağlayıp, sonra da—”
Kocası, “Hişşt,” diyerek yüzüstü dönüp kolunu üstüne atıyor. “Sen yapabileceğin her şeyi yaptın. Yapılabilecek bir şey kalmamıştı. Sen elinden geleni yaptın ve—”
“Yaptım tabii,” diye tıslıyor Agnes ani bir öfkeyle ve kocasının kolunu üstünden atıp doğrularak yatağa oturuyor. “İşe yarayacağını bilsem, kalbimi yerinden çıkarıp ona verirdim. Bilsem ki...”
“Biliyorum.”
“Bilmiyorsun,” diyerek yumruğunu yatağa indiriyor Agnes. “Sen yoktun. Judith,” diye fısıldarken gözlerinden boşanan yaşlar yanaklarından aşağı süzülerek saçlarına damlamaya başlıyor, “Judith çok hastaydı. Ben... ben... ona o kadar dalmışım ki aklıma bile gelmedi... daha dikkatli olmam gerekirdi... neler olduğunu göremedim... başından beri Judith’in bizden alınacağını zannettim. Bu kadar kör, böyle salak olduğuma—”
“Agnes, sen yapılacak her şeyi yaptın, her yolu denedin,” diyor kocası yine ve Agnes’ı yatağa çekmeye çalışıyor. “Bu hastalığı yenemezdin.”
Agnes kocasına karşı direnip kıvrılarak kollarını dizlerine sarıyor. “Sen yoktun,” diyor bir kez daha.