Hakikat kendi ışığıyla parlar. Zihinler odun ateşiyle* aydınlanmaz.
*Engizisyonun sapkın bulduğu insanlara verdiği diri diri yakılma cezasına gönderme.
John Fowles’un Büyücü romanı, beni derinden etkileyen, özellikle tiyatral sahneleriyle zihnime kazınan, oyunla gerçeğin sınırlarını bilinçli olarak flu bırakan bir hikâye. Yunan adasının büyüleyici atmosferinde, Nicholas’ın bir “seyirci” sanarken oyunun ta kendisi olduğunu fark etmesi, bana insanın kendi hayatında ne kadar manipüle edilebilir olduğunu düşündürdü. Urfe özgür iradesini mi kullandı yoksa hipnoz esnasında kararları manipüle edildi. Roman boyunca sürekli karşıtlıklar kuruluyor: şehir-taşra, bakire-kolay elde edilen kadın, gerçek-kurgu, özgürlük-zorunluluk... ve bu kontrastlar üzerinden okurun değer yargılarıyla oynanıyor. Conchis’in her şeyi bilen ama asla açıklamayan hali ve finalin belirsizliği biraz can sıkabiliyor. Nicholas'ın özgür seçimlerinin sonuçlarını görmesi için bu oyuna ihtiyacı varsa bile onun yerinde olmak istemezdim.
Fowles'ın 'Gerçek özgürlük, seçme özgürlüğü değildir. Seçimden sonraki sorumluluğu üstlenebilmektir.' cümlesi kitabın felsefesini anlatır nitelikte.