Tramvayın, içinden vınlayarak geçtiği bütün bu hayat ona uzak ve gerçekdışı bir şey gibi geliyordu. Eğer önünden geçtiği kilisenin büyük taş kulesi birdenbire yıkılıp kafasının üstünde parçalansaydı, Martin buna pek az ilgi gösterir, şaşkınlığı ise gösterdiği ilgiden de az olurdu.
Hayatın çekilmez ve acı yüzünü zaten tanımıştı. Son zamanlarda ise acının ne olduğunu anlıyor, ıstırabın şeklini çiziyordu. Ancak çizdiği bu şekil onu sarsıyordu. Düşünceleri, eylemleri donup kalmıştı, adımını bile atamıyor, olduğu yerde çakılıp kalıyordu.
O büyük, bölünemez soru onu kafamdan bir türlü çıkaramıyorum. İnsanoğlunun o araştıran, sonsuz, hep tekrarlanan, o ince ağlamaklı sesi, hala kulaklarımda çınlıyor. Fillerin gümbürtüsü, aslanların kükremeleri arasında bir sivrisineğin ölüm marşına benziyor. Kendimi gülünç duruma düşürüyo- rum, ama kafama takıldı bu benim. Senin ne olduğunu bilmiyorum, fevkalâdesin sen, işte o kadar. Ama nasıl yapıyorsun bunu? Nasıl yapıyorsun bunu?
Nefesi yarı yarıya sönmüş, atışları gitgide hafifleyen kalbi bir kuş gibi çırpınan, ölmekte olan bir adamın kafatası içinde çılgınca eğlenen bir hayalın delice cümbüşüydü bu.