Sinan Canan Sözleri Bilme sınırlarımızı devamlı esnetmeye çalışmak öğrenmek ve düşünmek en temel meşgalemiz olmalıdır Hayatımızı kolaylaştırmayı vadeden cihazlar, dünyayı yavaş yavaş bize dar ediyor. Hayatımızı gereksiz yere karmaşıklaştırmak, bu çağda en mahir olduğumuz işlerden biri. Günümüzün en önemli sorunu eğitim sistemimizin parçalı ve uzmanlığa dayalı, ezberci anlayışıdır. Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır. Önemsiz denebilecek hiçbir olayın vuku bulmadığı bu kâinatta özgür iradeyle donatılmış olan SEN, her nefesinden sorumlusun aslında! Yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü, anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir. Seni zapt etmek isteyen tüm sistemler, önce korkularını kullanır. İnandığım bir şey daha var: Küçük çabaların büyük sonuçlar doğurabilme yeteneği… Düşünemeyen, çağını okuyamayan, her şeyden öte, tatminsiz ve umutsuz bir neslin nelere mal olabileceğini bilmiyorlar, belki de bilmek istemiyorlar… Kavga insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. İnsanoğlunun kazanmakta/yakalamakta en çok zorlandığı (ama aynı zamanda da içine en kolay girebildiği) beceri; anda kalabilme, şimdide olabilme becerisidir. Kutsalları ve tabuları yıkmanın moda olduğu günümüzde neyi yıktığımızı, neyle mücadele ettiğimizi iyi düşünmek, entelektüel zihinlerin birinci görevi olmalı. Tevazu, sürekli olarak deneyime açık kapı bırakan, öğrenme hevesini körükleyen ve “tamamlanmışlık” hissini engelleyen içsel bir kalitedir.
1000Kitap
Kendi İçindeki Cennet ve Cehennem
Ak sakalı göğsüne dökülen, yüzündeki her çizgi seccade başında geçen gecelerin uykusuzluğunu fısıldayan altmış yaşındaki Korkut Ali, mahallenin sessiz bir köşesinde kendi içine dönük yaşardı. Onun dünyası, ahşap rahlesinin üzerinde açık duran Kur’an-ı Kerim’in sayfaları arasındaydı. Ne zaman cehennem ateşini, o harlı ve azap dolu ayetleri okusa, yüreği bir yaprak gibi titrer, gözlerinden süzülen yaşlar sakalını ıslatırdı. Allah korkusu ve sevgisi, onun damarlarında dolaşan kan gibiydi. Bir gece, yüreğindeki o bitmek bilmeyen Mekke özlemiyle istihareye yattı. Gönlü sükunetle dolmuştu. Çok geçmedi; onun cami çıkışındaki o içli, vakur sohbetinden etkilenen mahallenin hayırseveri Lütfü Bey, bir gün elini öpüp ona umre müjdesini verdi. Korkut Ali, o an altmış yıllık gövdesini unuttu, adeta çocuk gibi sevindi. İçini kavuran özlem, kutsal topraklara yaklaştıkça daha da büyüdü. “Ah,” diyordu kendi kendine, “Kabe’nin gölgesinde yaşayan insanlar ne şanslı, ne güzel nasipli kullardır kim bilir...” Gel zaman git zaman, dualarla uğurlandı, uçak biletleri kesildi ve Korkut Ali o çok hayal ettiği kutsal topraklara ayak bastı. Oteline yerleştiğinde kalbi göğsüne sığmıyordu. Odasının kapısını kilitleyip resepsiyona inmek üzere koridora adım attı. Tam yan odanın önünden geçerken, kulaklarına anlam veremediği birtakım sesler çalındı. Adımlarını yavaşlattı, kulak kabarttı. İçinden, “Herhalde benim gibi yaşlı biridir, beytullahı görmenin heyecanıyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordur” diye geçirirken, sesler aniden yükseldi. Bu sesler, bir çiftin mahrem anlarında çıkardığı, o kutsal iklime hiç yakışmayan seslerdi. Korkut Ali’nin yanakları utançtan alev alev yandı. Başını önüne eğip, adımlarını hızlandırarak oradan kaçtı. Ertesi gün, nihayet Kabe’nin o büyüleyici meydanındaydı. Gözleri yaşlı, tavaf
Duygu ve Düşünce
Reklam
Anılar
Anılar... İçimde yaradır. Ya kabuk bağlamış, istiflenmiş, ya da tımar edilmeyi bekleyen; ve her güne yenilerini ekleyen bir döngünün, ya da fütursuzca edilen bir sövgünün, yarım kalmış kararların ardında hesapsız bir zarar. Kapağı kapatılamamış, kara kabuklu bir defterde yarım kalmış bir muhasebe. Ve her seferinde, bakılmaksızın sebebe... Müsebbibi olunmamış nedenin, ve sebepsiz bir neferin; içindeki kine mi söyle, kime yarar? Bir sigara içimi... Bu şekilsiz biçimi... Hiç mi yok gerçekten bir işareti, bir imi? İnsan bu, bildiğin... Yaralar mı kendini bu kadar? Bardağı taşıran son damla gibi; dokunsan acır, dipsiz bir sızı. Her gün beslesen de içindeki bu arsızı. Her hâlükârda
Şiir
bazen en geniş alanlar bile insanın ruhuna dar gelir kapı açık pencere açık ama insan kendi sessizliğinde sıkışır...

Sessizlik lütfen

@Sadecesessizlik06
·
Cemal Süreya’nın,
“Nasıl bir his biliyor musun? Oda çok geniş ama sığamıyorsun, bak kapı orda ama çıkamıyorsun, pencere açık ama nefes alamıyorsun..” Dediği yerdeyim ..
Karşılıklı açılan o kapı ile o pencere arasında halen oturuyorum. İkindi sonraları olduğunda esinti daha da serinliyor. Güneş eğildikçe içeri giren ışığı binalara takılıp kayıplara uğruyor. İçeri ulaşabilen çok azı da arkamdaki duvara vurup odayı razı olunmuş bir hüzünle dolduruyor. Bir başkası için olsa saadete meyleden şeyler doldurabilirdi diye düşünüyorum. İnsan içinde ne taşıyorsa dışında da evvela onu görüyor, onu çağırıyor, onu büyütüyor… Geçenlerde şöyle yazmıştım: kulağına okunan ezan bir ömür çınısını taşıyacağı koyu bir hüzüni makamda okunduğundan yaşadığı her şeyin önce içine kıvrılan taraflarını ve kahra meyleden yüzlerini görmek ırsiyetini edinmişti. Ve bu satırlar yayımlanacak ilk romanımın ilk cümleleri olacak diye not düşmüştüm. Hala o giriş cümlesinden öte gitmedim. İstemedim de. Çünkü ne yazarsam yazayım kendi fasit dairemin dışına çıkıp bir büyük daireye varamayacağım. Hüzüni makamda başlayan örgünün serencamı kendine dolanıp, yine hüzüni bir tona varacak. Okur, kitabın arka kapağını kaparken ön kapağı aralamış sayacak kendini. Sonra, bazı öyküler tek cümleliktir diyorum yazamayışıma bir bahane ve kendimi teselli için. Hep karşımıza çıkar tek cümlelik kahreden öyküler. Bir bebek vardır ve hiç giyemediği patikleri satılığa çıkarılmıştır. Kulağına hüzüni bir makamda ezan okunan bebeğin hikayesinin kahrından kimsenin haberi yoktur oysaki. Ve hiç olmayacaktır. Ben bunları düşünürken güneş eğilmeye ve içeri uzattığı hüzün kollarını yavaş yavaş çekmeye devam ediyor. Bir ağaç dalının rüzgarla ığralanmasını arkamdaki duvarda hissedebiliyorum. Şimdi kimlerin nerede ve nerelerde, neyin koşuşturmasında olduğunu çağrıştırıyor bana o dallar. Adına dünya dediğimiz yerin bilinen ve yanlış adı bu diye düşünüyorum. Aslı ve doğrusu dar-ı telaş olmalı. İkindi
Kahr Hevenkleri

A

@Birrseyyah
·
Karşılıklı açılmış bir pencere ile bir kapı arası esen tatlı ve serin bir esinti içimde birtakım şeyleri depreştirip beni alıp götürüyor efendim. Yaşanmasının muhal olduğuna çok önceleri ikna olduğum günlerin içinde oluyorum bir anlığına. Sanki çok kısa bir süreliğine bir ışık huzmesi tarafından sarmalanıyorum. Dimağımda daha önce hiç bilmediğim bir tat beliriyor. Bir alageyik suya eğiliyor içimde. Durup beyaz beneklerini sayıyorum. Saydıkça çoğalıyorlar; çoğaldıkça yaklaşıyorum ve birini hatırlıyorum… Ürkmeler, tedirginlikler, kaygılanmalar… bütün hepsi kalbediyor. Tasviri mümkün olmayan bir şey çekiyor beni kendine. Evet efendim, bir küçük esintiyle oluyor bütün bunların hepsi. İnsan ye’sin en kara noktasındayken en küçük bir umudun teyakkuzunda oluyor kanmazsam da belki yanmam diyerek. Ama ye’sten daha fena olan şey, bir anlık süren bu parıldamanın geçmesinden sonra başlıyor. O anlardan sonra o kadar çok boş kalıyor ki kollarım… O kadar çok uzağına düşüyorum ki ait olmanın… Bütün çabalarım beyhudeden daha aşağı kalıyor. Ve bir anda böylesine yaşamaktan iflas edişimin şaşkınlığı…Öylece kalakalıyorum donuk bakışlarla. Aslında biliyorum bütün saadetlerin mümkün olmadığını. Ama bütün saadetlerin mümkün olmayı hak ettiğine dair bir inanç da taşıyorum. Ve bu inanç beni hem ayakta tutan hem yıkan. Bu inanç beni gül bahçelerine sürgüne yollayan. Bu inanç serencamları birbirine dolaştıran.
Yazdıklarım yazgımdan
​Hayat, durmaksızın dönen muazzam bir çark; mevsimlerin peş peşe devrildiği derin bir nefestir. Biz biliriz ki zaman her an tek bir renge boyanmaz, hayat hep kış kalmaz. Ayazın pencereleri buzdan nakışlarla işlediği, rüzgârın acımasızca estiği o en karanlık günlerde bile, ruhun bir köşesinde saklı duran o yaz sıcağını ve bahar neşesini sık sık hatırlamalı insan. ​Çünkü hatırlamak, karanlığa karşı yakılmış en soylu mumdur. ​Bakın toprağa; o sükûtun içindeki en bilge öğretmendir. Üzerine çöken beyaz örtünün altında, donmuş bir çaresizlikle yatmaz. Karın o ağır baskısı altındayken bile kalbinde baharı büyütür, köklerinde filizlenecek çiçeklerin rüyasını görür. Bilir ki kış, baharın rahminden başka bir şey değildir. İşte tıpkı toprak gibi, insan kalbi de o en zor, en dar günlerde hayatın sunduğu ve sunacağı güzellikleri unutmamalıdır. Göz gözü görmez bir fırtınanın ortasında bile, içindeki o kadim neşeyi, o saf umudu diri tutmalıdır. ​Umut, kalbin derinliklerinde açan ve hiçbir kışın kurutamadığı o gizli tomruktur. Dünyanın gürültüsüne, dertlerin ağırlığına inat o tomruğu gözyaşlarıyla ve inançla sulayanlar, elbet bir gün mükafatını alırlar. ​Çünkü kural hiç değişmemiştir kâinatta: Umudunu daima diri tutan, hiç beklemediği bir sabah, baharı tam karşısında bulur. ​O sabah kapı açıldığında, geride kalan tüm o ayazlar, fırtınalar ve karlar eriyip gider; ruh, ebedî bir vuslatın neşesiyle çiçek açar. Yeter ki gönül, kışın sahte sonsuzluğuna aldanıp baharın geleceğinden asla şüphe etmesin. ___ /Güven Taşdemir
1000Kitap
Reklam
Reklam