Friedrich Nietzsche
Anti-Darwin.— İnsanın geniş kapsamlı alın yazılarını incelediğimde beni en çok şaşırtan şey, karşımda daima Darwin’in ve ekolünün bugün gördüğü veya görmek istediği şeyin: Yani daha güçlü olan, daha iyi durumda olan lehine seçimin ve türün ilerlemesinin tam tersini görmek oluyor. Tam tersi hissedilmektedir: Şanslı talihlilerin yok edilişi, daha gelişmiş türlerin yararsızlığı, vasat olanların, hatta vasatın altında olanların kaçınılmaz egemenliği. Bize insanın yaratıklar arasında neden bir istisna olduğu gösterilmediği takdirde, Darwin ekolünün her yerde yanıldığına dair önyargıya eğilim gösteriyorum. Tüm değişimlerin nihai nedenini ve karakterini fark ettiğim güç istenci, seçimin neden istisnalar ve şanslı talihliler lehine yapılmadığına dair nedenler sunmaktadır: Organize sürü içgüdüleri, güçsüz olanların korkaklığı... Salt çoğunluk karşısında en güçlü ve en talihli olanlar bile güçsüzdür. Değerler dünyasına ilişkin genel görüşüm, bugün insan üzerinde hüküm süren üstün değerleri ellerinde tutanların şanslı talihliler, seçkin türler değil, daha ziyade çökmüş türler olduğunu gösterir—belki de dünyada bu istenmeyen manzaradan daha ilginç bir şey yoktur— Ne kadar tuhaf gelirse gelsin, güçlüleri daima güçsüzlere; talihlileri talihsizlere; sağlıklı olanları dejenere olmuş ve kalıtsal lekelerden dertli olanlara karşı savunmalıyız. Gerçekliği bir ahlaklılık olarak tercüme ettiğimiz takdirde, bu ahlaklılık şöyle olur: Sıradan olanlar istisnalardan daha değerlidir; çökmüş biçimler sıradan olandan daha değerlidir; hiçliğe duyulan istenç yaşam istencine hüküm sürmektedir—ve Hristiyan, Budist ve Schopenhauer terimleriyle hedef: “Olmaktansa olmamak daha iyidir.” Gerçekliğin bir ahlaklılık olarak tercüme edilmesine isyan ediyorum: Bu nedenle, korkunç bir gerçekliğin üzerine
Felsefe
İnsanı ormanlar kralı aslanla kıyaslayan bu saçmalık, kapitalist ideolojinin fikir babalarından, Herbert Spencer'a ait. Adam Darwin'in doğaya uyum sağlayan yaşar gözlemini, toplum güçlü insanın zayıfı yenmesiyle ilerler diye çarpıtmış. Spencer'in güçlü insanı kim? İngilizler, beyazlar, Hiristiyanlar. Onlar ormanın beyaz, mavi gözlü aslanları, Sosyal Darwinizm adı verilen bu ırkçı yaklaşım sade sosyal bilimci diye geçinenler arasında değil bizim aramızda da yaygın.
Sayfa 226-227·Kitabı okuyor
Reklam
Hem kör hem de sağır olan, hiç insan yüzü görmemiş bebeklerin bile iki aylıkken gülümsemeye başlaması, gülümsemenin yerleşik bir beceri olduğunu kanıtlar. Bununla birlikte kör bebeklerdeki gülümseme, onu yeniden kazandıracak bir şey yapılmazsa sonunda yok olur. Doğru geri besleme olmazsa gülümseme ölür, tıpkı kazlardaki takip etme içgüdüsü gibi. Ama burada etkileyici bir gerçek söz konusu: Kör bebekler, yetişkinler tarafından kucaklanır, sallanır, dürtülür, gıdıklanır kısacası yalnız olmadıklarını ve birilerinin onlarla ilgilendiğini hissettirecek herhangi bir şey yapılırsa gülümsemeye devam edecektirler. Sosyal geri besleme bebekleri gülümseme konusunda cesaretlendirir. Erken deneyim bu yolla sosyal davranışlarımızı pekiştirmek üzere biyolojimizle ortak çalışır. Aslında bu konuya dikkat çekmek için talihsiz kör bebek vakalarına gerek yok. Görebilen bebekler onlara baktığınızda hatta onlara gülümsediğinizde size daha fazla gülümsemeyle karşılık verirler. Normal ya da daha kötüsü kayıtsız bir yüz ifadesi takınırsanız gülümsemeyi keserler ve endişe duyarlar. Altıncı aydan sonra kızgın yüzlere ağlayarak, üzgün yüzlere ise surat asarak tepki verirler. Bebekler yetişkinlerin gülümsemesini umar ve tercih eder. Kim etmez ki? Gülümseme, sosyal etkileşimin temel bileşenlerinden biri olarak ilk kez Charles Darwin tarafından farkına varılan evrensel bir ifadedir.
Sayfa 63·Kitabı okuyor
Darwin Kent, kendisinden önce neredeyse kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptı ve toprak solucanlarının toprağı üreten canlılar olduğu fikrini benimsedi. Ayrıca, toprak solucanlarının çarpıcı bir akıl yürütme becerisine sahip olduklarını şaşkınlıkla gözlemledi; solucanlar örneğin deliklerini hangi yapraklarla ve ne şekilde kapatacakları konusunda zekice kararlar veriyordu.
Sadece son üç yüzyılda İngiltere, okumayı asla öğrenmemiş onlarca Newton, barakalarda gelişimleri engellenerek ölmüş ya da niteliklerini asla kanıtlama şansı bulamamış yüzlerce Dalton, Darwin, Bacon ve Huxley üretmiş olmalıdır. Dünya genelinde, dünyaya iz bırakan her bir kişinin yerine, hiçbir zaman bir ilham ışığı veya fırsat yakalayamayan, binlerce potansiyel birinci sınıf araştırmacı, harika sanatçı, yaratıcı zihin gelmiş olmalıdır. Sadece son savaş sırasında batı cephesinin siperlerinde binlerce potansiyel büyük adam, hayata geçirilemeden öldü.
Sayfa 232·Kitabı okudu
Bizzat bir Anglofil olan Freud -bildiğimiz üzere- psikanalizin bir Yahudi bilimi olarak düşünülmesini istememiştİ (gerçi Emest Jones biyografisinde Freud'un "Oliver Cromwell'a uzun süre hayranlık beslediğini" ve "Cromwell'ın Yahudileri İngiltere'ye yeniden getirmesinin bunda önemli bir etken olduğunu" söyleyerek işleri biraz karıştırır). Elbette psikanaliz İngiltere'ye 20. yüzyılın ilk yıllarında geldiğinde -yani Melanie Klein, Freud'lar ve diğer Avrupalı mülteciler oraya gelmeden önce- ağırlıklı olarak bir Yahudi uğraşı değildi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Orta ya da Bağımsız Grup'un önde gelen üyelerinin hiçbiri de -Winnicott, Rycroft, Milner, Khan, Laing, Klauber veya Lomas- Yahudi değildi. Başka bir deyişle, İngiltere Freud'un psikanalizine hem yakın hem de son derece yabancıydı. Yani psikanaliz, fethettiği bir dünyada "mantığı, medeniliği ve itidali" temsil eden bir İngiltere'ye ulaşmıştı. Darwin'in ve Darwinciliğin İngilteresiydi bu ve bizzat Freud da Darwinci biyolojiye bağlıydı - fakat Darwin'in kendisi o İngiliz tarzıyla mantık, medenilik ve itidal timsaliyken fikirleri yavaş yavaş dünyayı fethediyordu.
Sayfa 117·Kitabı okudu
Reklam
Reklam