Anti-Darwin.— İnsanın geniş kapsamlı alın yazılarını incelediğimde beni en çok şaşırtan şey, karşımda daima Darwin’in ve ekolünün bugün gördüğü veya görmek istediği şeyin: Yani daha güçlü olan, daha iyi durumda olan lehine seçimin ve türün ilerlemesinin tam tersini görmek oluyor. Tam tersi hissedilmektedir: Şanslı talihlilerin yok edilişi, daha gelişmiş türlerin yararsızlığı, vasat olanların, hatta vasatın altında olanların kaçınılmaz egemenliği. Bize insanın yaratıklar arasında neden bir istisna olduğu gösterilmediği takdirde, Darwin ekolünün her yerde yanıldığına dair önyargıya eğilim gösteriyorum.
Tüm değişimlerin nihai nedenini ve karakterini fark ettiğim güç istenci, seçimin neden istisnalar ve şanslı talihliler lehine yapılmadığına dair nedenler sunmaktadır: Organize sürü içgüdüleri, güçsüz olanların korkaklığı... Salt çoğunluk karşısında en güçlü ve en talihli olanlar bile güçsüzdür. Değerler dünyasına ilişkin genel görüşüm, bugün insan üzerinde hüküm süren üstün değerleri ellerinde tutanların şanslı talihliler, seçkin türler değil, daha ziyade çökmüş türler olduğunu gösterir—belki de dünyada bu istenmeyen manzaradan daha ilginç bir şey yoktur—
Ne kadar tuhaf gelirse gelsin, güçlüleri daima güçsüzlere; talihlileri talihsizlere; sağlıklı olanları dejenere olmuş ve kalıtsal lekelerden dertli olanlara karşı savunmalıyız. Gerçekliği bir ahlaklılık olarak tercüme ettiğimiz takdirde, bu ahlaklılık şöyle olur: Sıradan olanlar istisnalardan daha değerlidir; çökmüş biçimler sıradan olandan daha değerlidir; hiçliğe duyulan istenç yaşam istencine hüküm sürmektedir—ve Hristiyan, Budist ve Schopenhauer terimleriyle hedef: “Olmaktansa olmamak daha iyidir.”
Gerçekliğin bir ahlaklılık olarak tercüme edilmesine isyan ediyorum: Bu nedenle, korkunç bir gerçekliğin üzerine