Nihaî meseleler karşısında ancak kısıtlı sayıda tavır olabileceği için, zihin, yayılması esnasında, öz denilen o tabiî sınırla, esaslı zorlukları sonsuza dek çoğaltmanın imkânsızlığıyla karşılaşır: Tarih, çok sayıda sorunun ve çözümün yalnızca çehrelerini değiştirmekle uğraşır. Zihnin icat ettikleri, bir dizi yeni nitelemeden ibarettir; unsurları yeniden adlandırır ya da yegane ve değişmez bir acı için daha az aşınmış sıfatlar arar.
Her ne kadar akıl yaşama iştahını yok saysa da, fiiliyatın sürmesine neden olan hiçlik bütün mutlaklardan üstün bir kuvvettedir; ölümlülerin ölüme karşı sessiz ortaklıklarını izah eder; yalnızca varoluşun simgesi değil, varoluşun ta kendisidir bu hiçlik; her şeydir. Ve bu hiçlik, bu bütün, hayata bir anlam veremez, ama hiç değilse hayatı, olduğu hal içinde sürdürür: Bir intihar etmeme hali.
Yalanı yaratan akıl değil. Aklın böyle bir yeteneği yok, O önüne konulan duyguyu fikirle yoğurur. Yalanın kökü duygudur. Sinsiliğin tekniğe dönüşü.
Yalan, duygunun niyet kavşağına ulaştığında, akıl bulanık görmeye başlar. Artık tutan değil tutunan haline gelir.
Bir memnuniyet ya da yıkım karşılığında akıl ayaklar altına atılır sahibince. Sahibi en ince işçiliği bekler ondan. İnsan kendi yükünü böyle yaratır...
Mehmet