TÜRKLERİN resim sanatını iki kısma ayırmak lazımdır. Birincisi, mazisi pek derin ve Şark'a tamamıyla bağlı olan Türk ressamlığı. İkincisi, Avrupa tesiri altındaki ressamlık.
İkinci devir, ilk defa Bellini'nin İstanbul'a gelişi ile başlar.
Türkiye'de Avrupa sanatının ilk mümessilleri Hüsnü Yusuf, Zekâi Paşa, İbrahim Paşa, Seyit Bey, Sait Bey, Yusuf Ziya Paşa, Nuri Paşa vs. Bu sanatkarların bir kısmı Avrupa'da tahsil etmiş ve her biri muhtelif memleketlerin ve muhtelif ressamların tesiri altında kalmışlardır. Neticede bize getirdikleri şey yeni bir Türk sanatından ziyade beynelmilel bir Avrupa sanatı olmuştur.
Sanatkâr ne kadar kuvvetli olursa olsun başka bir muhite gözünü çevirdiği zaman eserlerinde muhakkak bir yabancılık ve ca'liyet görünür. Van Gogh'un dediği gibi, Delacroix, şarka ait resimlerinde hiçbir zaman samimi olamamış ve hiçbir zaman hakiki şarkı gösterememiştir.
Sanat tarihi tetkik edilecek olursa, en kudretli sanatkârların en ziyade muhiti iyi görmüş ve tetkik etmiş şahsiyetler olduğu anlaşılır. Elverir ki eseri sanat bakımından kıymeti olsun. Böyle bir eser hangi muhitin malı olursa olsun, başka bir yerde, başka bir muhitte ve beynelmilel sanat sahasında da kendini gösterebilir.
Birçoklarının zannettikleri gibi Garp sanatına ve sanatkârlarına ne kadar benzersek, eserlerimizin o derece anlaşılacağı düşüncesi yanlıştır. Buna Japon ressamlığı da iyi bir misal teşkil eder. Japon sanatının modern eserlerinde bile tamamıyla Japonluk hisleri ve karakterleri mevcuttur. Bu yüzdendir ki beynelmilel Japon resmi ve sanatı çok mühim bir mevki kazanmıştır.
Sanatın her kısmında, hattá Avrupa'ya gönderilen eşyada bile Japon zevki hakim mevkidedir. Paris'te modern Japon sanatkârı Fujita'nın Avrupa kadınlarına ait yapmış olduğu resimlerde Japonluk karakteri ve